Archive for the Category » Dizi, Film vs «

Me Myself… Aslında kimiz biz?

Image Hosting by PictureTrail.com

 

Sevgili Sermin’in önerisiyle izledim bu filmi. Tayland deyince, Uzakdoğu blogcuları arasında fikrine ve zevkine güvendiğim bir arkadaşımdır. Epey oldu aslında filmden bahsedeli ve ben ‘izleyeceğim’ diyeli. Ancak aklıma geldi indirdim ve izledim. Sermin önerdiği için konusuna bakma ihtiyacı hissetmedim ve iyi ki de bakmamışım. Yoksa bu kadar beğenemezdim filmi, sürprizi kaçardı.

Ohm sevgilisinden ayrılmış küçük yeğenine bakan, yalnız bir iş kadınıdır. Bir gece arabasıyla giderken, genç bir adama çarpar. Hastaneye götürür, kazanın etkisiyle hafızsını kaybeden genç adam kendisi ve geçmişiyle ilgili bir şey hatırlamaz. Sadece kazada düşen kolyesinden adının ‘Tan’ olduğunu öğrenirler. Kız bu adamı mecburen alır evine götürür. Buraya kadar sıradan bildik bir hikâye, hatta bundan sonrasını da tahmin etmek güç değil. Fakat filmin ikinci yarısı şahsen bana büyük bir sürpriz oldu.

Image Hosting by PictureTrail.com

Elbette ikili arasında bir yakınlaşma doğuyor. Öyle ki Tan geçmişini aramak, kim olduğunu hatırlamaya çalışmak istemediğini söylüyor. Tan yakışıklı, şefkatli, fedakar eski sevgilisinde olmayan ne varsa hepsi bu adamda var. Aşık olmazsın da ne yaparsın :)

Dikkatli gözlerden kaçmayan bazı detaylardan bir şeyler seziliyor acaba mı? Deniyor ama bu soru filmin ilerleyen dakikalarına dek netlik kazanmıyor. Birbirlerine aşık olan bu iki kişi Tan’ın hafızası yerine geldiğinde yine bir çift olabilecekler mi? Peki herşeyi sıfırlama şansımız olsa, yeni bir karakter olma şansı yine de aynı kişi mi olurduk? Olduğumuzu sandığımız kişi bize öğretilen, gördüğümüz, yaşadığımız deneyimlerin toplamıysa bunları değiştirmek, unutmak, silmek mümkün mü? Ya da bunları yanımıza alarak yeni bir yaşam yolculuğuna çıkmak?

Film pek çok soru soru işareti bırakıyor ve hiçbirine doğru düzgün cevap vermiyor ama ben zaten amacının bu olduğunu düşündüğüm için bu sorulara cevap bulamamaktan dolayı rahatsız olmadım. Bazen birini çok seversin ve hayatında olmak istersin, ancak bu, sadece onun kurallarıyla mümkündür. Bu sana çok ters gelse bile duyguların ağırlığı bu süreci yaşamayı olağan kılar. Benim filmden anladığım, bugüne kadar ne olduysak, neye inandıysak ya da kimin beklentilerine uygun hareket ettiysek, vazgeçme, değiştirme şansımız var. Çok klasik ama hayat siyah ve beyazdan ibaret değil arada grilerde var. Çünkü mutluluğun tanıtımı herkese göre farklı ve herkes, hayatın içinde kendi mutluluğunu arıyor.

Daha fazla anlatırsam iyice spoiler vereceğim burada kesiyorum ve bulun izleyin diyorum. Httpp linkleri Megauploadın kapanmasıyla birer birer çöküyor malum. Bulursanız hemen indirin, ben Torrent ile indirdim. İzleyince yorum yapın beğenip, beğenmediğinize dair merak ediyorum :)

NOT: Oyuncu Ananda Everingham, Avustralya-Tayland karışımı bir melez :) Orlando Bloom’a benzetmişler pek çok yerde. Çok hoş bence :D

Protect The Boss/Patronun Böylesi :)

Sevgili Kimbapsuşi’nin  blogunda görüp, onun önerisiyle izlemeye başladım bu diziyi. Her zamanki gibi Kimbapın tavsiyesi beni yanıltmadı. Protect the Boss klasikleşmiş patron-veliaht profilini tamamen yıkıyor.

Elimizde bir adet patronumuz var: Cha Ji Heon… Her türlü arızası mevcut. Sosyalfobisi var, panik atağı var, kalabalık önünde konuşmaktan korkuyorr -hadi bu bir normal olsun herkeste var çünkü bir derece-, kocaman adam olmuş hala babasından dayak yiyor. İşte sorunlu bir adam. Süregelen bir iletişimde bulunması yorucu bir insan modeli. Bir tarafı çocuk kalmış fakat izleyici olarak bu karşı tarafta son derece büyük bir sempati yaratıyor.

Tabii ki bir adet esas kızımız var adam çocuk ruhlu ve çeşitli yönlerden arızalı olabilir ama kızın da ondan aşağı kalır yanı yok. Bugüne kadar bu dizi ve filmlerde mükemmel esas adamların hatta daha da mükemmel ikinci adamların neden sarsak, pasaklı, çoğu zaman eğitimsiz ÇİRKİNN :) (Bunu ben ekliyorum tabii yoksa kızlar güzel) kızlara aşık olduklarını, ilgi duydukları çözememiştim. Protect the Bossla bir aydınlanma geldi üzerime şimdi anladım. ‘Farklı’ geliyor bu kızlar o karakterlere. Hani zaten zengin, yakışıklı, eğitimli vs. vs. elini sallasa kendi sosyal çevresinden en az 50 kız toplanır çevresinde. Ama işte zenginlerin garip zevkleri oluyor demek. Paranın gözü kör olsun :)

Lise yıllarında tam bir başbelası olan kızımız, günlerini şiddet ve öğrenci kavgalarıyla geçirmiştir. Elinin ağır olduğunu da ilerleyen dakikalarda görüyoruz :) Tabii Üniversiteye de gidememiş bu sebeple. No Eun Seol’un hayattan tek dileği düzenli geliri olan bir iş. Azıcık aşım kaygısız başım mantığında. Babası bir sürü borç takmış şimdilerde kırsalda inzivaya çekilmiş. Bizde yatır, camii falan dolaşılır No Eun Seol Korede olduğu için  orada tapınak, kilise, camii üçlemesine gidiyor duasının kabulünü garantiye almak için :)

Ji Heon ve Eun Seol’ün karşılaşmaları elbette hareketli oluyor… Bir takım olaylar sonucu Eun Seol, Ji Heo’un sekreti olarak işe giriyor.

Tabii dizimize bir mükemmel ötesi ikinci adam gerekiyor. Bu da Jaejong’un canlandırdığı Cha Moo Won karakteri. Kendisi Ji Heon’un kuzeni ve onun aksine şirketle son derece ilgili, iyi bir konuşmacı başarılı bir genç iş adamı. Ne oluyor bu arkadaş da Eun Seol’e ilgi duyuyor. Ama gerçekten ilgileniyor mu? Yoksa Ji Heon ile ilgili herşeyde olduğu gibi bunu da içgüdüsel olarak rekabet hissi ile mi yapıyor çok emin olamadım.

Tabiiki bu tabloyu tamamlamak için bir rakip dişi gerekiyor o da Nah Yoon. Bu oyuncuyu Personal Taste dizisinde In Hee olarak izleyip karakterden ölesiye nefret etmiştik. İşte oyunculuk bu olsa gerek tamam zıt bir rolle karşımızda çıkıyor Wang Ji Hye. Nah Yoon da zengin bir ailenin tek kızı. Şımarık biraz ama tatlı bir şımarık. Kötü diyebileceğimiz bir karakter değil. Zaten evden kaçıp Eun Sol ve arkadaşının evine sığınyor. Kendisi diğer Chaebollardan farklıymış. Kendi başına yaşamış bir süre, ailesinden yardım almadan yaşayabilirmiş. O süre ne kadar diye soran olursa 3 ay :)

Bu sahnede 50 kere falan NG olmuş yani sahneyi defalarca tekrarlamak zorunda kalmışlar. Koreli fanların ne kadar deli olduğunu bilen WGJ röportajlarında defalarca özür dileyip, sadece iş bu gerçek öpücük değil diyerek hayranların tepkisini çekmekten ne kadar ürktüğünü de göstermiş oldu. Valla ben olsam ben de korkardım :) Ama söylenenlere göre olaya sakin yaklaşmış Fangirller.

 Ji Heon aşkını son derece bilimsel bir dille açıklıyor ‘Limbik sistemimin amigdalasına bir göktaşı çarptı’ Canım psikolojik sorunların olduğunu biliyoruz zaten ha ha :) Dizinin eğlenceli unsurlarından biride  iki kuzenin birbirleriyle olan ilişkisi çok komik ve içten içe sevgi dolu :) Jaejong oyunculuğunu geliştirmiş burada en azından bir kaç mimik ve duygu ifadesi gösterebiliyor. Ama Jaajongi yaylanmadan yürü yavrum :) Kendine güvenen Chaebollar öyle yürümez. Bknz. Kim Jo Won/Hyun Bin.  Bir dahaki rolde bunu öğren :) Babadan, büyükanneden, hırslı yengeden ( Moo Won’un annesi) bahsetmedim onlarda var. Onlarda komik. Özellikle babanın ikide bir toplum servisi cezası alması tam bitti derken, bir yenisi ile karşılaşması oldukça eğlenceliydi. Ben çok eğlendim izlerken. Çok keyifliydi. Zaman kaybı olmaz bende sizde seyredin :)

Kişisel Bir Not: Bu yazıyı da sağ salim bitirdim çok şükür. 9 Ocak günü yazmaya başladım. Daha öncesinde taslaklarda duruyordu. Yazım sürecimin uzunluğunu arkadaşlarım bilir. İçimdeki sıkıntıdan dolayı bitiremeyeceğimi anladım ve bir kolaj postu yolladım o gün. Sonrası malum… Bir süre internete girmeme rağmen kolum kalkmadı. İçimde hala derin bir acı var ama umarım eğlenmişsinizdir okurken.

While You Were Sleeping/Çok Romantik Komedi

‘Peter, bana Jack’e ne zaman aşık olduğumu sordu. Ben de ona sen uyurken dedim.

Bu soğuk havalarda oturup bir film izlesem dedim. Ne izleyeceğime bir türlü karar veremedim. Sonunda kendimi eskinin bildik, tanıdık sıcaklığında buldum. While You Were Sleeping/Sen Uyurken 1995 yapımı bir romantik komedi. Tam noel zamanı izlensin diye yapılmış belki. Benim aklıma bu zamanda gelmesi tesadüf ama isabet oldu :)

Lucy metro istasyonunda gişe memurudur. Her gün gördüğü ama adını bile bilmediği bir adama platonik aşık olmuş onun hayatının erkeği ilan etmiştir. Peterı bir kazada metro raylarından ezilmekten son anda kurtarır. Hastanede bir yanlış anlaşılma sonucu Peterın nişanlısı olduğu sanılır. Peterın kalabalık ve şenlikli ailesi de bu duruma son derece sevinir. Dahası büyükten, küçüğe hepsi Lucy’i çok sevmiştir ve Lucyde onları. Bu sebeple bir türlü gerçeği söyleyemez.

Peter bir süre komada kalır. Bu süreçte aile ve Lucy daha da yakınlaşır. Hiç bir yakını olmayan, babasını sene önce kaybeden Lucy, özlemini çektiği bu aile sıcaklığına ve sevgisine çabucak alışır. Ailenin en küçük oğlu Jack ile Lucy arasında ilk andan itibaren bir yakınlaşma olur ama Peterın nişanlısı olduğunu düşündüğü için bir adım atamaz Jack ve bu çok sinir bozucudur. Biraz da Peter’ın nasıl bu kadar tatlı bir kız bulmuş olabileceği konusunda şaşkınlık yaşar. Güzel sıcak romantik bir film. Televizyonda da pek çok kez yayınlandı. İzleyin derim ben.

 -Ben oğlunuza aşık oldum.
-Eee biliyoruz.
-Hayır o oğlunuz değil,öbürü
-Naptın sen
-O hiçbir şey yapmadı…

 

Two Broke Girls

Amerikan dizileri ile devam ediyoruz :)  CBS kanalının bu sezon başında yayınladığı çok tutulunca sezon sonuna kadar anlaşma imzaladıkları dizi ‘İki Meteliksiz Kız’ diye çevirebiliriz sanırım. Max duygusal anlamda eksik, hayatını devam ettirmek için iki işte birden çalışan bir kızdır. Caroline zengin lüks yaşamından babasının vergi borçları yüzünden ayrılmak zorunda kalır. Brooklyne gelir. Tesadüf eseri Max ile tanışırlar arkadaş olurlar, aynı cafede çalışmaya başlarlar falan filan. Gidecek yeri olmayan Caroline, Maxin ev arkadaşı da olur. Maxin lezzetli Cupcakeler yaptığını gören Caroline bunu bir işe dönüştürme fikrini ortaya atar ve böylece iki kız birlikte bir gelecek planı yapmaya başlar. Bu da zamanla daha yakın arkadaş olmalarına sebep olur.

Maxin duygusal olduğunu belli etmeme çabası, Caroline’nin sevgi kelebeği halleri eğlenceli. Tabii cafenin sahibi Çinli Hun’da sevimlilikde sınır tanımıyor. Ben çok sevdim. Çok eğleniyorum izlerken. Umarım fazla uzatmazlar 2 sezon sürebilir bu dizi en fazla. İzleyelim diyorum :)

Once Upon A Time / Gökten Üç Elma Düşmüş

PhotobucketVe sonsuza kadar mutlu yaşadılar… (?)

Masallara getirilen post modern, değişik bakış açılarını severim. Once Upon A Time bunlardan biri. ABC nin yeni sezon dizilerinden. Bildiğimiz masallara yeni bir yorum getiriyor. Daha önce pek çok masal uyarlaması izledim. Kimi fantastik, kimi korku, kimi sevimliydi. Once Upon A Time bunların arasında kendine sağlam bir yer edindi kısa sürede.

Photobucket

Emma Swan bir bail bondsman/ kefaletnamecidir. Ne bir arkadaşı ne de ailesi vardır. 28. Yaş gününde minik kremalı kekinin üzerindeki mumu üflerken artık yalnız olmamayı diler. Tam bu sırada kapı çalınır 10 yaşında adının Henry olduğunu söyleyen bir çocuk kapıda belirir. Kendisinin oğlu olduğunu söyler. Dahası var bu küçük çocuk Storybrooke adı verilen bir kasabada yaşıyordur. Söylediğine göre kasaba sakinleri aslında masal kahramanıdır. Bir büyü neticesinde modern dünyaya gelmişlerdir ve hiçbiri geçmişini hatırlamıyordur. Onlara yardım edebilecek tek kişi ise Emmadır. Emma’nın rolü ne mi? Emma Kötü kalpli kraliçenin lanetinden Snow White (Pamuk Prenses) ve Prince Charming (Yakışıklı Prens) in büyülü bir ağaç kovuğuna saklayarak kurtardıkları kızıdır. Emma bu lanetli büyüyü bozabilecek tek kişidir.

Masal diyarında modern dünyaya geçiş en büyük ceza, en büyük lanet olsa gerek. Masallarda kötülerin kim oldukları, nerede oldukları ve ne yapacakları açık ve nettir. Kötülüğün de bir adabı vardır aslında. Düşün ki, kötünün ve iyinin keskin çizgilerle ayrılmadığı, kimden zarar geleceğini kestiremediğiniz bir dünyaya gönderiliyorsunuz. Kaos, karmaşa, hırsla dolu bir dünya. Masal Diyarına geri dönüşlerde sahneler ne kadar renkli ve aydınlık ise Storybrooke o kadar karanlık ve kasvetli. Bu da iki dünya arasındaki farkı daha net ortaya koyuyor.

Photobucket

Photobucket

Ayrıca modern dünyada kötülerin para, güç ve bağlantıları sayesinde sözlerinin geçtiğini görmek de çok mantıklı ve zekice bir uyarlama. Hayatımda hiçbir kötü karaktere bu kadar hayranlık duymamıştım ama Modern dünyada belediye başkanı olan, Kötü Kalpli Kraliçenin –aslında oyuncunun sanırım- diksiyonu o kadar güzel ki. Alt yazısız online izliyorum genelde ve çok net anlıyorum sözcüklerini. Bir de zarafetine giysilerine bayılıyorum. Dizideki karakterlerin adları, masal dünyasındakinden farklı ama aslında isimlerin anlamları bağlantılı.

  • Marry Margaret Blanchard (Pamuk Prenses-Snow White) Blanchar Fransıca beyaz anlamına gelen ‘blanc’ ya da ‘blanche’ sözcüğünden türemiştir. Marry Margaret gerçekten yaşamış bir karakter. Tam adı Maria Sophia Margaretha Catharina Freifräulein von Erthal 15 Haziran 1729 Almanya- Bavyera’da doğmuş, Pamuk Prenses hikâyesinin esinlendiği düşünülen bir kadın. Castle of Lohr –Lohr Kalesinde yaşayan bu genç kadın iyi kalbiyle bilinirmiş. 7 cücelerin ise o bölgede çalışan ufak tefek maden işçilerinden esinlediği düşünülüyor. Çünkü maden ocakları çok dar ve sığabilmek için zayıf ve ufak tefek bir yapıya sahip olmak gerekiyormuş. Camdan tabut ayrıntısı içinde o dönemde bölgede yaygın olan cam işçiliğinden ilham alınmış olması mümkün görünüyor.
  • Regina Milss (Evil Queen-Kötü Kraliçe) Regina Latince ‘Kraliçe’ anlamında gelen bir bayan ismi. Milss ise Yunanca ‘Milo’ sözcüğünü çağrıştıyor ki modern Yunanca’da ‘elma’ anlamına geliyor. Bu durum Kraliçenin, Pamuk Prensesi elma ile zehirlemesine gönderme yapıyor.
  • Mr. Gold, hatırlarsanız hikâyede  Rumpelstiltskin samanı altına çeviriyordu.
  • Ruby (Red Hiding Hood-Kırmızı Başlıklı Kız) Ruby, yakut demek. Mücevher skalasından, pembeden, kan kırmızısına kadar farklı tonlarda bulunur.
  • Ashley Boyd (Cinderella-Sindirella) ‘Cinders’ bazı maddelerin tamamen küle dönüşmeden  bir önceki aşamasında aldıkları şekildir. Yine bir çeşit kül olarak tanımlanabilir. Boyd; Galler dilinde ‘buidhe’ sözcüğünden türemiştir. Bu da ‘sarı saçlı’ anlamına gelir.
  • Archie Hooper (Jiminy Cricket-Cır Cır Böceği) İlk olarak Pinokyo hikâyesinde Pinokyonun vicdanı olarak ortaya çıkmış. ‘Hoop’ hoplamak demek. Cırcır böcekleri genelde hoplaya, zıplaya dolaşırlar.

Bu arada Şerifin aksanı ve kendisi şahane. Yakışıklı Prensi de rahatlıkla oynayabilirdi :) Once Upon A Time Türkiye’de Dizimax de gösteriliyormuş.

Araştırırken bir sürü değişik Cinderella uyarlamasına denk geldim. Çok ilginç yazılar okudum. Şahsen masalların çıkış noktasını merak ettim. Denk geldiğim ve merakla beklediğim iki uyarlama var. Biri Julia Roberts’ın Pamuk Prensesi diğeri de, Snow White and Hunstman Kristen Stewardın oynadığı, Avcı ve Pamuk Prenses odaklı olan.

<

Kızarmış Yeşil Domatesler/Pazar Gecesi Sineması

Photobucket

Bir zamanlar burada bir göl vardı ve kasabanın hemen dışındaydı. Oraya yüzmeye, balık avlamaya ve kano sürmeye giderdik. Bir kasım günü büyük bir ördek sürüsü geldi ve gölün üstüne kondu. Sonra sıcaklık o kadar çabuk düştü ki göl anında dondu. Ördekler de uçtular ve gölü de yanlarında götürdüler ve o gölün şimdi Georgiada bir yerde olduğunu duydum. Bir düşünsene…

Yılların ötesinden gelen bu filmi hatırlamama sebep Naysting blogudur :) Yıllar önce Star Tv pek çok kez yayınlamıştı bu filmi. En son Tv8 de izlediğimi hatırlıyorum. 1920′ler Amerikasında Alabama’da geçen hikâye iki kadının dostluğunu ve çevrelerindeki insanlarla olan ilişkisini anlatıyor. Fried Green Tomatoes at the Whistle Stop Cafe isimli kitaptan esinlenen film en iyi uyarlama senaryo dalında Oscar ödülü almış.

Evliliği yolunda gitmeyen ve orta yaş bunalımına giren Evelyn Couch, bir bakımevinde tesadüfen tanıştığı Ninny ile arkadaş olur. Onu her ziyaret edişinde, Ninny gençliğinde tanık olduğu bir dostluğun öyküsünü anlatır: 1920′ler Amerika’sında, siyah-beyaz çatışmasının en yoğun olarak yaşandığı günlerde, birçok zorluğa göğüs geren Idgie ve Ruth’un dostluğunun… Bu iki kadının öyküsünden ilham alan Evelyn, Ninny’nin de yardımıyla kendi sorunlarının üstesinden gelmeyi başaracak ve hayata yeniden tutunacaktır.

Photobucket

Idgie’nin büyük hayranlık duyduğu çok sevdiği ağabeyi bir tren kazasında ölünce yıkılıyor ve hayat onun için hiç bir zaman eskisi gibi olmuyor. Ağabeyinin o zamanki sevgilisi Ruth bir süre sonra kasabaya geliyor. Hayır işlerinde yer almak ve İdgie’ye yardım edebilmek için.

İki kadın arasındaki güçlü dostluk ön planda olsa da filmin alt metninde üstü kapalı le.zbiyenlik konusu işleniyor. İlk izlediğimiz yıllarda küçüktük elbette anlamadık. Hatta bana acaba mı? dedirten bir sahne ile ilgili yönetmenin yorumunu okudum sanırım Vikipedideydi. O sahnenin iki kadın arasındaki sembolik/temsili bir ‘aşk’ sahnesi olduğunu söylemiş. Idgie tam bir erkek fatma. Ruth tam bir hanımefendi. İkisi arasında tanımı ne olursa olsun güçlü bir sevgi bağı var.

Photobucket

Bütün bir yazı kasabada geçiren Ruth yaz sonunda evlenmek üzere evine döner. Idgie onu uzaktan kalbi kırık bir şekilde izler. Bir süre sonra Ruth’un kocasından şiddet görmesi sebebiyle Ruthu alır ve kasabaya getirirler. Bir cafe açarlar ve o cafe kasabanın kalbi olur adeta.

Photobucket

Photobucket

Evely’nin sorunluğu evliliği, özgüvensizliği ve hayattan bezmiş hali Ruth ve Idgie’nin hikayesi ile farklı bir boyut kazanır. Hikayenin ilerleyişi ile beraber Eveylyn kendini isteklerini, keşfeder. Özgüvenini kazanır. Fazla anlatıp da tadını kaçırmak istemiyorum. Ruth ve İdgie sadece kendilerinin değil çevrelerindeki insanların hayatında izler bırakır.

Sıcak, eskilerden güzel bir film. Hatırlayanlar bilir Parliment Pazar Gecesi Sineması olurdu 90′larda Star Tv de. Tam o kuşakta yayınlanan filmlerden. Hem de bir Pazar günü sadece hatırlamak için bir kaç sahnesine bakayım derken, kendimi filmi baştan sona izlerken buldum. İzleyin diyorum. Her seferinde ‘çook güzel’ diyerek seyrediyorum ben bu filmi.

Bir de internette gezinirken böyle bir yazı gördüm. Beğendim bir göz atın derim.

Bu da bonus olsun :)

Photobucket

Scent Of Woman Türkçe (Online)

Photobucket

Arkadaşlar söylemeyi unuttum, Asyadizi.com dan Scent of Womanı çevirisi tamamlanmış bir şekilde online izleyebilirsiniz. İndirmeyen ya da indirmekle uğraşmak istemeyenler için iyi bir seçenek.

http://www.asyadizi.com/ezgidizi/scent-of-a-woman-izle

 

Zenkai Girl – Zeki kızın aşkla imtihanı :)

Ayukawa Wakaba, zirveye çıkma hırsıyla dolu uluslararası bir avukattır. Bir hukuk ofisinde iş bulduktan sonra, patronu (Yakushimaru Hiroko) ona beklenmedik bir görev verir: Patronun 5 yaşındaki kızına bakmak. Wakaba kariyerinde başarılı olmak için görevi yerine getirmeye heveslidir. Kızı anaokuluna götürürken, karısından boşandıktan sonra oğlunu büyüten genç bir adamla (Nishikido) karşılaşır. Her ikisi de çocukları izlemekle uğraşırken, aşk onların arasında yavaş yavaş gelişmeye başlar.

Bu ayakkabılar ne ya, fırıncı küreği gibi. 45 numara falan olmalı ha ha :)

Japon sever arkadaşlara bunu bana daha önce önermedikleri için kızdım. Sonra baktım yeni bir diziymiş Ağustosta başlayıp, Eylül ayında bitmiş. Ben hiç bir bölümünü atlamadan izledim. Gerçekten çok sevdim. Ufak, tefek şeyler vardı yine ama alışılagelmiş ‘kawai’ haller yoktu dizide. Belki de çocuklar yeterince şirin olduğu için büyüklerin gereksiz, yapmacık sevimlilik hallerine yer vermeye gerek görmemişlerdir.

Çocuklar o kadar akıllı ama o bir o kadar çok bilmişlerdi ki. Zaten yetişkinler sürekli ayar yiyorlardı çocuklardan. Ne oluyoruz arkadaşım dedim. Ama küçük şımarık prenses çok tatlıydı. Ayukawa bu bebek bakıcılığı işini avukatlık kariyerine giden yolda bir sınav olarak görüyor. Çok büyük hedefleri var.

5 Yaşındaki küçük kız Ayakawa’ya diyor ki: Senin için çok üzülüyorum, çok safsın vs. Aykawa’da başını dik tutuyor her zamanki gibi ve 5 yaşında ki bir çocuktan daha fazla hayat tecrübem var diyor. Öyle mi ? Diyor küçük kız. Ben ilk öpücüğümü 5 yaşında aldım ya sen? Ben bu kısımda koptum resmen. Bacak kadar kızın söylediğine bakar mısnız? Böyle akıllı bir çocuğunun olması da zor :) Küçük mikrop :) Mikrop ama çok yalnız bir çocuk, çok meşgul bir annesi var. Sürekli bakıcı değiştiriyor ve oda artık isimlerini öğrenmeye bile gerek görmüyor. Nasıl olsa gidecekler diye. Bu ikilinin yetişkinler gibi iletişim kurması, sonunda aralarında bir bağ oluşması çok tatlıydı.

‘Şimdiden anlaşalım çocukları sevmiyorum.’

Ayawa Akaba’nın gelecek planları arasında kriterlerinin hiç birine uymayan bekar bir babaya aşık olmak yoktu. Peki buna rağmen neden bu ‘işe yaramaz’ adamı kafasında atamıyor ki? Çooookk saçma :) )

Açıkçası fazla bir şey söylemek istemiyorum. Eğlenceli bir Japon dizisi. Kısacık zaten 11 bölüm, bir oturuşta bitirebilecek arkadaşlar olduğunu biliyorum :) Aa bir de Japon dizilerinde dudaklarını sıkı, sıkı kapatıp, birbirine değdirince öpüşmüş sayılıyorlar ya… İşte bu dizide o yoktu. O yüzden bir kez daha sevdim :) İzleyin diyorum son kez.

Scent Of A Woman / Kim Sun Ah ROCKS

Image and video hosting by TinyPicScent Of Woman aynı adı taşıyan muhteşem filmden Tango temasını almış fakat başka bir benzerliği yok önce bunu söyleyeyim. Lee Dong Wook’un asker dönüşü ilk projesi olma özelliğini taşıyor. Başlamadan önce güzel bir giriş yapalım :) Wookie askerden döndü dönmesine ama bu sürede boş oturmadığını hayranlarına gösterdi.

Evet bu hoş girişten sonra dizinin konusuna gelebiliriz :)


Photobucket

Lee Yon Jae: 34 yaşında bekâr bir kadındır. 10 Yıldır bir turizm şirketinde çalışmaktadır ve şartlar daha farklı olsaydı bir 10 yıl daha şikayet etmeden çalışabilecek bir yapıdadır. Ancak Lee Yon Jae’nin hayatı kanser olduğunu öğrenmesiyle alt üst olur.

Photobucket

Photobucket

Kang Ji Wook: Turizm şirketinin patronu. Alışık olduğumuz üzere soğuk ve mesafeli. Cheabol olmanın birinci kuralı bu sanırım. :) Ortak iş yapacakları şirketin sahibinin kızıyla nişanlıdır. Anlaşmalı bir evlilik planlıyorlar. Lee Yoon Jae ile Okinawa’da karşılaşır. Aralarında bir elektriklenme olur.

Photobucket

Im Se Kyeong: Kibirli, agresif, egosu yüksek. Birini sevmiş  geçmişte ve beklemediği bir şekilde kalbi kırılmış. Lee Yoon Jae ile yolları bir proje dolayısıyla kesişir. Tahmin edebileceğiniz üzere hiç de hoş bir karşılaşma yaşamazlar. Dizideki cadı kontenjanın dolduruyor kendisi :)

Photobucket

Choi Eun Suk: Lee Yoon Jae’nin çocukluk arkadaşı, onkoloji doktoru. İşinde iyi olmasına karşın empati ve sempatiden yoksun bir adamdır. Hiç bir duygu belirtisi göstermeden hastaya öleceğini söyleyebilir. Acımasız olmaktan ziyade, fazla direk, düz mantık olarak değerlendirelebilir. Meğer aşıkmış Yoon Jae’ye hiç söylememiş.

Lee Yoon Jae sadece 6 aylık ömrü kaldığını öğrenince bugüne kadar biriktirdiği bütün paraları harcamayı göze alarak, önce bir tatile çıkıyor. Takdir edilmediği, saygı duyulmadığı işyerinden istifa ediyor üstelik. Daha kötüsü olamaz diye düşününce sakin bir ruh haline bürünüyor elbette.

En başta Queen Latifah- Holiday in Romance tarzı bir dizi zannettim. Birinci bölüm boyunca, bir yanlışlık olduğunu anlayacaklar ama bir şekilde Yoon Jae’ye söyleyemeyecekler diye bekledim. Öyle olmadı. Kim Sun Ah’yı bugüne kadar hep romantik komedilerde izlediğim için belki böyle bir beklenti içine girdim. Neyse ki her işte olduğu gibi Kim Sun Ah bu rolün de üstesinden başarıyla gelmiş. Muhteşemdi.

Hoyratça kullandığımız zamanların, kırdığımız insanların, yarına ertelediğimiz isteklerin, telafisi olacağını düşünürüz çoğu zaman, peki ya bir yarın yoksa? Yoon Jae kendine ölmeden önce yapılacaklar listesi hazırlıyor. Bunların arasında: Aşık olmak, seyahat etmek, annesini yeniden evlendirmek, tango öğrenmek, kendisini üzenlerden intikam almak ve sonunda sevdiği adamın kollarında gözlerini yummak var.

Her normal Kore dizisi gibi bu da çok eğlenceli başladı. Üstelik prodüksiyona ciddi para harcadıkları belli. Japonya’ya gidip çekim yapmak para istiyor. Öyle iki cafe, bir kuleyle olacak iş değil :) Artı çekim kalitesi çok yüksek. Ekranda oyuncuların vücudundaki her türlü detayı-kusuru görebiliyorsunuz. Biraz sonra açıklayacağım :) Bu arada çiftimiz bu seyahatte ‘tanışıyorlar’

Yoon Jae’nin babası da kanserden ölmüş bu yüzden annesine söylemekte çok zorlanıyor. Dram deyince insan bir geri çekiliyor, zaten çok üzücü olan bir konuyu bir de daha acıklı hale getirmeleri ihtimali var. Ama Scent Of Womanda ajite etmemişler. Tepkileri çok insani buldum. Gerçi ben olsaydım ne yapardım bilmem. Hastalık korkunç bir şey olsa da, Lee Yoon Jae’ye yapmak istediklerini gerçekleştirmek, aşkın peşinde koşmak için cesaret verdi.

Cesaret veren bir diğer unsur da, hastane arkadaşı bu şeker kız :) Kanser hastası olmasına rağmen her zaman neşeli, hayat dolu ve etrafa pozitif enerji saçan bir kız. En zor anlarda bile gülümsemeyi başarmasıyla, Lee Yoon Jae ye ölmediğin sürece hala bir umut olduğunu gösterdi.

Tango öğrenmekten bahsetmişken bir sahne var ki of of of yüzlerce sevişme sahnesine bedel. İngilizce forumlarda ‘smoking hot’ sözcükleri dolanıp duruyordu. Gerçi yakın çekimlerde Kim Sun Ah’nın bacaklarında alınamamış kısa tüyleri görmeseydik daha iyi olurdu ya neyse :)

Photobucket

Üşenmedim video da koydum sırf sizin için :)

Senin iyiliğin için senden vazgeçiyorum tripleri de vardı. Bir arada olamayız ama ayrı da kalamayız halleri de. Tango sahnesi de bunuın en belirgin örneği. Belki de bugünü yaşamak  ve anın değerini bilmek gerektiğini vurguluyor. Ben bu diziyi çok sevdim. Hatta sonunu da beğendim. Gerçek dışı bir şekilde, ‘sonsuza kadar mutlu yaşadılar’ da denmez. ‘Kader ağlarını ördü de’  Scent of  Womanı sevmemde bir başka etkense, olayları kalbinizi paramparça edecek şekşilde yansıtmamaları. Bunun aksine çok sevimli, gülümseten sahneler çoğunluktaydı.

-Sana bir hediyem var:

-Ne?

-Ben :)

Durum zaten kendi başına üzücü bunun üzerine zaten açık olan bir yaraya tuz basarak, üstüne bir de bıçakla deşercesine izleyicinin duygularıyla oynamamın mantığı yok. Oyunculuklar zaten mükemmel. Tek derdim Kim Sun Ah neden bu kadar zayıfladı? NEDEN?? :) Yapma bunu bize Sun Ah -şi sen ki hafif balık etli kadınların sığınağıydın :)

Dizi boyunca canı sıkıldıkça, üzüldükçe, bunaldıkça, bölüm reytingleri düştükçe duşa giren Lee Dong Wook bu kadar kasmış madem, onunla noktalayalım yazıyı. Maksat halka hizmet, başka bir niyetim yok  ;)

Photobucket

Hayatın değerini bilmekle ilgili dersler çıkarabileceğimiz Scent of Woman’ı izleyelim, izletelim… İzlemeyenleri sağda, solda diziden övgü ve beğeni sınırları aşan sözcüklerle bahsederek özendirelim, merak etmelerini sağlayalım. Yine işe yaramazsa Lee Dong Wook duştan çıkmıyor diyelim garanti olsun :)

The Greatest Love – Devlerin Aşkı

Image and video hosting by TinyPic

Bir zamanlar çok sevilen bir kız müzik grubu lideri fakat şimdi sönmüş bir yıldız olan Goo Ae Jung sevimli, uyumlu sakin biridir. Kaybettiği şöhreti yeniden kazanmak en azından biraz olsun adından söz ettirmek için çeşitli show programlarına katılıyor. Kariyerinin, ünün doruğunda bir yıldız Dokko Jin.. Kibirli, kasıntı ve bugüne kadar kendine başka hiç kimseyi sevmemiş. Kang Seri, aynı kız grubunun maknesi şimdinin sevilen tv sunucusu. Dokko Jin ile bir reklam aşkı yaşıyorlar. Yoon Pil Jo gösteri dünyası ile ilgisi olmayan, genç, yakışıklı bir doktor. Gözde bekârlardan. İşte bu dörtlünün yolları kesişiyor ve hikâyemiz böylece başlıyor.

Bu dizi blog camiasını sallayıp geçen yapımlardan. Herkes o kadar beğendi ki.  Bana sorarsanız o kadar etkilenmedim ama sevimli bir diziydi. Artık Hong Sistersın tarzını anlamış buluyorum. Absürd komedi yazıyorlar ve bu konuda çok başarılılar. Şu ana kadar izlediğim dizilerinde eğlenmediğim olmadı diyebilirim. Gerçi ben karikatürize edilmiş karakterleri, abartılı jest ve mimiklerle desteklenen oyunculukları sevmiyorum ama işte bazı oyuncular bunu bile göze sokmadan izleyiciye aktarmayı başarıyor.

Hakkında uzun, uzun yazıp konuşmak istediğim bir dizi değil. O adamın o sıradan kıza, nasıl ve neden aşık olduğunu sormayacağım. Hayır Kore dizilerin olmazsa olmazı olağanüstü durumu kanıksadım artık :) Dok Go Jin’in aşkını sanki bilinç altı, psikolojik bir yanılma gibi sundular başta bu aşkı ama sonradan klasik, aşkı için herşeyi yapabilecek bir Kore dizisi kahramanına döndü adamımız :) Çok tatlı mıydı? TABİİKİİ :) Daha detaylı bir tanıtım yazısı okumak isteyenleri buraya alayım. Hala izlemediyseniz, izleyin yormayan sıkmayan bir romantik komedi işte. Son olarak:

I LOVE HONG SİSTERS