Archive for the ‘Dizi, Film vs’ Category

Gilmore Girls, Stars Hollowa Geri Dönüyor!

Şubat 15th, 2016

Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı derler. Ama 80-90 ve hatta 2000’lerin başında izlediğimiz dizileri filmleri özler aynı tadı alamaz olduk. Sadece nostaljik bir serzeniş değil bu. Ne yazık ki bir kaç tane kaliteli yapım hariç TV’de kayda değer bir iş yok. İşte belki bu sebepten finalinden 9 yıl sonra Gilmore Girls 90 dakikalık 4 bölüm şeklinde Netflix kanalında geri dönüyor. Bölüm isimleri İlkbahar – Yaz – Sonbahar – Kış olarak belirlenmiş. Sookie’yi canlandıran Melissa McCarthy hariç neredeyse bütün kadro yeni bölümlerde yer alacak. Sookie olmadan Gilmore Girls epey eksik, çokça yavan kalacak gibi ama başrollerimiz Gilmore Kızları olduğuna göre idare ederiz gibi görünüyor :) Aklımızda elbette çok fazla soru var ve bu soruların hepsi açıklığa kavuşacak mı bilmiyoruz. Ama en azından bir kısmını öğreneceğimiz kesin. Dizinin ilk bölümü gerçek zamanlı başlayacak.  Yani Rory’nin mezuniyetinden sekiz yıl sonra. Acaba Rory hep hayal ettiği muhteşem kariyerini elde etti mi? Biliyorsunuz Büyükbaba Richard’ı canladıran aktör Edward Herrmann 2014 yılında vefat etti. Dolayısıyla dizide de Richard olmayacak.  Emily bu kayıpla nasıl başa çıktı- çıkıyor. Nasıl bir yas sürecinden geçti göreceğiz.

 
Image and video hosting by TinyPic

Gilmore Girls dışında yeniden çekilmesi ya da devamı yapılması planlanan başka  diziler de var. Bunlardan bir tanesi X Files yayınlanmaya başladı bile. Benim bahsedeceğim bir diğeri ise pek çoğumuzun çocukluk yıllarından hatırlayacağı ‘Full House’ dizisinin devamı ‘Fuller House’. Kalabalık evimiz, büyüyen çocuklar ve onların çocuklarıyla beraber daha daha kalabalıklaşıyor. Bu sefer DJ ve onun çocuklarının üzerinden izleyeceğiz ailemizi. Yine Olsen ikizleri hariç tam kadro ekranda olacaklar. Geçen yıllar oyuncularımızdan bir şey kaybettirmemiş. Yaş almış ama yaşlanmamışlar. Jessie Dayının da dediği hepsi hala çok iyi görünüyorlar. Biz izleyenler olarak bu zaman zarfında neler olduğunu merak etsek de oyuncular gerçekten bir aile gibi hiç kopmamışlar. Görüşmeye devam etmişler ve hatta sohbet grupları bile varmış. Bunu duymak nedense beni çok mutlu etti. İzlediğimiz şeyin bir gerçekliğine bir parça daha inanmamı sağladı. Dizi 26 Şubat tarihinde yine Netflix kanalında yayınlanacak. Bakalım her iki dizi de eski tadı verecek mi? Yoksa tadında bıraksalar daha iyiydi diye mi düşündürecek? Siz ne dersiniz?

Yeni Yıl – Kış Filmleri Kitapları

Aralık 17th, 2015

Yeni Yıl yaklaşırken ve interneti kahve – kitap resimleri sarmışken sizlerle yeni yıl- kış filmleri ve kitaplarımı paylaşmak isterim. Özellikle yılın bu zamanında döndürüp döndürüp izlediğim filmler ve hiç okumazsam bile en az bir kaç sayfasını karıştırdığım kitaplar var. Bir de önereceklerim.

Öncelikle Noel ruhunu yansıtan bir film var. 1995 yapımı ‘While You Are Sleeping’  Film yorumunu daha önce yapmıştım o yüzden tekrarlamıyorum. Son derece mutlu eden ( en azından beni) içinde aile ilişkileri, aşk ve umut olan sıcacık bir film.                                     

 

Image and video hosting by TinyPic

Vadim O Kadar Yeşildi ki, Şahane Hayat, Köşedeki Dükkan önereceğim klasik siyah-beyaz filmler arasında ve tabii ki Tiffanyde Kahvaltı yeni yılda ve kış aylarında içinizi ısıtması muhtemel filmlerden.

Kitap önerim ise geçen yıl Novella yayınlarından çıkan, kapak tasarımı ile konusu ile tam yeni yılda elinize almak isteyeceğiniz ‘Kar Tanelerinin Bir Bildiği Var’

Konusu: Katherine O’Connor vaktinin çoğunu Blossom Sokağı’ndaki French Cafe’de başkaları için Yeni Yıl mektupları yazarak geçiren, bir taraftan da tamzamanlı iş arayan genç bir kadındır. Zamanla mektup yazma işi onun için yeni bir kariyere dönüşmeye başlamıştır.

Çocuk Psikoloğu Wynn Jeffries de tıpkı Katherine gibi, aynı kafede vakit geçirmekten keyif almaktadır. Genç kadın onunla tanışmamıştır bile ama kitabında Yeni Yıl geleneklerinin çocukları kandıran saçmalıklardan ibaret olduğunu savunduğu için Wynn’den hoşlanmamaktadır. İkisinin yolları, devamlı gittikleri bu mekânda kesişir. İlk başlarda, anlaşamadıkları konusunda anlaşırlar. Ancak onları yakınlaştıran asıl sebep birbirine zıt iki insan oluşlarıdır. Henüz fark edememiş olsalar da bunu anladıklarında aşk çoktan kapılarını çalmış olacaktır. Tabii eğer âşık olmaktan korkmayıp o kapıyı açmaya cesaret edebilirlerse…

 

Bir de yine geçen yıl okuduğum Nora Roberts’ın gelin serisinin ilk kitabı ‘Beyaz Düşler’  Konusunu burada anlatıp, yorumladığım için tekrar yazmıyorum. Kısaca  Mac, Laruie, Parker ve Emma kendi düğün organizasyon şirketlerini kurmuş ve çocukluklarından beri arkadaş olan dört kadının hikayesini anlatıyor.

Konusundan anlaşılacağı gibi hafif, romantik ve bir çırpıda okunacak kapak resmi ile de baktıkça mutlu edecek bir kitap :) Kendini iyi hisset diye bir tür olmalı aslında. Kitaplarda filmlerde romans, dram, gerilim gibi. Etiketi gördüğünde hemen almalı. Ben bu listeyi uzun tutmak istemiştim aslında fakat taslaklarda fazla bekledi. Bir an evvel yazayınm diye şimdilik bu bir kaç öneriyi bırakıyorum size. Bir kaç gün sonra belki uzatırım listemi. Hala buradasınız değil mi?

Hoşçakal CNBC-e Bir Devrin Sonu

Kasım 5th, 2015

Hayatımıza 2000 yılında Kanal E olarak giren Cnbc-e yıllardır açık ara en sevdiğim kanal olmuştur. Bir gün gelip de vedalaşacağımız hiç aklıma gelmezdi açıkçası. Ortamlarda yarı şaka yarı ciddi hep Allah Cnbc-e ye zeval vermesin derdim. Yerini TLC isimli bir kanala bırakacağı ve de sevilen dizilerin buradan devam edeceği söyleniyor ama yeni kanal bizim anılarımızı bilemez ki.

Benim için Cnbc-e Dawson’s Creek demektir. Bu sayede interneti keşfedişim oradan edindiğim dostluklar demektir. Buffy The Vampire Slayer demektir, Rosewell, Smalwille, Gossip Girl, One Tree Hill, Gilmore Girls  demekti. Orjinal dilinde izleyebildiğimiz güzel filmler demekti. Ahhhh içimde bir hüzün sanki sevdiğim bir arkadaştan ayrılıyorum. Her ne kadar artık dizileri ve filmleri internette takip ediyor olsakta bir nesli yabancı dizi ve film kültürü ile tanıştıran yegane kanaldır Cnbc-e. 2000’lerin başında sosyal medya, bu kadar yaygın internet bağlantısı yoktu. Tekrar günleri ve saatleri dahil yayın akışını ezberler TV’nin başına geçerdik.

Hayatımda ilk ve son kez bir kanalın dergisine abone olmuştum ve keyifle okurdum. Cnbc-e benim için gerçekten bir birey, bir arkadaş, yokluk zamanlarında biricik eğlenme aracıydı. Bakalım yeni kanal bize neler gösterecek. Belki Cnbc-e den çok daha iyi ve popüler dizileri yayınlayacak ama eski dostumuz Cnbc-e kalbimizin bir köşesinde, ilk gençlik- çocukluk anılarımızla belleğimizin bir kıvrımında kalıp hep hatırlanacak. Gerçekten bizi bu kanalla tanıştıran vizyon sahibi yöneticilere, kanal sahiplerine ve dünden bugüne Cnbc-e de çalışan herkese gönülden teşekkür ediyorum. Çok güzel zamanlar geçirdik beraber.

Ses Veriyorum :) İki Yeni Dizi ve Dahası

Ağustos 29th, 2014

Koca bir yaz geldi geçti ve ben bir şeyler izlememe not almamam rağmen hiç bir şey yazmadım.  Tabii ki blog alemi de ben yazmadım diye çökmedi :) Ya da ne olur yaz diyen kapımı aşındıran okuyucular olmadı. Sahi neden olmadı ki? :P  Sıcaktan, hevessizlikten, aldığım deneme çevirisini bitirme telaşından pek yazmak gelmedi içimden. Ama Kore’de yeni sezon başladı. İzlediğim şimdilik çok keyif aldığım iki dizi var.

 

Its Ok Its Love: Sevdiğimiz oyuncular toplanmış bize bir dizi yapmak istemişler. Daha doğrusu Gong Hyo Jin ve Jo In Sung. Dizinin ilginç bir konusu var. Kız psikyatr ama kendi sorularını çözemiyor.  Yıllar önce annesini engelli babasını aldatırken görmüş ve kafasında cinsellikle, erkeklerle ilgili negatif fikirler oluşmuş. Bu dizi de başrol oyuncularının uyumu ve konusu açısından oldukça ilginç ve izlenesi. Gong Hyo Jin zaten komşu kızı imajıyla hepimizin sevdiği bir kişilik. Bakarsanız aslında yüzü klasik anlamda Kore’nin güzellik kalıplarına uymuyor. V biçimli değil basık bir yüzü var. Burnu hokka gibi değil ama güzel bir kadın yine de. Sıradan bir güzelliği var belki de onu özel kılan bu görünüşü. Ben oyunculuğunu da beğeniyorum aşırıya kaçmadan yalın ve gerçekçi bir şekilde canlandırıyor bütün oynadığı karakterleri. Bu diziye de henüz izlemediyseniz az kaldı bitmesine sanırım. İzleyin diyorum, tavsiyemdir.

 


Disvovery of Romance: Discovery of Romance dizisinde Eric Moon ve Jung Yumin yine beraberler ve çok sevimli, eğlenceli bir diziyle ekranlara döndüler. Akıllı yapımcıları seviyorum. Bir çift yakışıyor diye sürekli birlikte rol almasınlar elbette ama var olan kimyayı da harcamak aptallık. Bakınız Çalıkuşu bitti ama Burak ve Fahriye bir filmde yine beraber oynayacaklar. Her ne kadar dizi hüsranla sonuçlansa da – saçmaladığı için- oyunculuklar çok iyiydi.  Ben Eric Moonu birazcık çok azıcık Gong YOO’ya benzetiyorum. :) Onun kadar şahane bir gülüşü yok ama kendisinin de hatırı sayılır bir albenisi olduğu yadsınamaz bir gerçek. Değil mi? Bakalım ilerleyen bölümlerde saçmalamazlarsa şimdilik keyifli ve eğlenceli gidiyor. Aralarda röportaj tekniği ile karakterleri konuşturmaları da hoş, değişik bir ayrıntı olmuş. Dizinin senaristi I need Romance’i yazan kişiyimiş. Dolayısıyla izleyenler benzerlikleri yakalayacaklardır. Ben izlemedim, bilmiyorum. Bu arada Coffee Prince’in senaristi de yeni bir diziye başlıyormuş onu da merakla bekliyorum.

Bunun dışında yeni başlayan yabancı dizi Outlanderı da seyrediyorum. İzlediğim/izlemeyi düşündüğüm Türk dizileri, devam eden ABD dizileri var..  Yeni sezonda özlediğimiz dizilerimize kavuşacağımız için çok mutluyum. Özellikle Revenge ve Vampire Diaries’te neler olacağını çok merak ediyorum. Şimdilik bu kadar. Eğer enerji bulursam daha detaylı yazarım.

Queen – Sevimli Bir Hint Filmi

Haziran 8th, 2014

Rania, Reina, Rani, Rana kelimelerin kökenini bilmiyorum ama ne tesadüftür ki, hepsi ‘kraliçe’ anlamına geliyor. Raniye sevgilisi ‘kraliçem’ diye hitap ediyor. Öylesine sevimli, öylesine romantik.  Gel gör ki,  Raniyi düğünden iki önce birbirlerine uygun olmadıkları gerekçesi ile terkediyor. O ana kadar kurduğu bütün hayaller, yapılan bütün hazırlıklar yerle bir oluyor. Ancak Rani o kadar zaman kurduğu hayalden vazgeçmiyor ve tek başına da olsa balayına gidiyor.

 

‘Birinin ismini ver, ona da itaat etmişimdir’

Rani’nin en sevdiği şehir Paris…  Onun ki; Amsterdam. Paris, aşıklar şehri. Rani bu şehirde yalnız kalacağını hiç düşünmemişti elbette. Orada tanıdığı seksi, güzel ve arkadaş canlısı Vijalay ile arkadaş oluyor. Fazlasıyla rahat olan bu kız, Rani’yi kötü etkiliyor mu? Hayır bence… Sınırlarının bir parça da olsa genişlemesine, rahatlamasına yardımcı oluyor. Rani sorgusuz sualsiz bütün büyüklerine, nişanlsına itaat ettiği halde, neden terkedildiğini sorguluyor.

Rani ve Amsterdam’daki arkadaşlarının maceraları hem çok komik, hem de çok sevimli. Tabii ki nişanlısının kuyruğunu sıkıştırıp, geri döndüğünü söylemek spoilera girmez. Bunun olacağı zaten belliydi. Ama işte giden, döndüğünde her şeyi bıraktığı gibi bulabilecek mi? Asıl sorun bu. Kırılan kalpler aynı kişi için bir daha eskisi gibi atabilir mi? Hint filmi deyince akla ilk gelen türden bir yapım olmasa da, gişede oldukça başarı etmiş Queen. Başrol oyuncusu da görüldüğü üzere çok sıcak ve sevimli bir portre çizmiş. Şunu da eklemek isterim ki, insanı bayıltan uzun bakışmalar, kapı gıcırtısına dans eden karakterler yok bu filmde.

Rani saf, sevimli ama aptal değil. Kendi kabuğundan hiç dışarıya çıkmamış Rani, Amsterdam da arkadaş ediniyor. Mini Birleşmiş Milletler gibi bir grup oluyorlar :) Queen- Kraliçe geleneksel değerlerle büyümüş, hiç kimseye itiraz etmemiş, hep iyi bir kız olmuş Rani’nin kendini keşfetme öyküsü bu film. Fimle ilgili ne anlatacağımı bilemiyorum aslında. Hint sinemasında örneğini görmediğimiz türden bir film olduğunu söyleyebilirim. English -Vinglish beğendiyseniz o tarzda bir Hint filmi. Hint filmlerini seven, herkese öneriyorum. Pazar sineması için hafif ve sevimli bir ‘kız filmi’ arıyorsanız, izleyin derim.

Senin Hikayen – Timuçin Esen

Mayıs 25th, 2014

Büyükanneler onarım işinde uzmandırlar. Yaralanmış dizleri, oyuncak bebekleri ve hayatları onarırlar.

Açıkça söylemeliyim ki filmi Timuçin Esen oynuyor diye izlemek istedim. Hani hikaye beni çekmeseydi de, hatırına izlerim diye düşünüyordum. Ben bir oyuncuyu beğendiğim de, bütün yaptığı işleri merak ederim. Hele görece daha az ‘ünlü’ daha az ‘popüler’ ise istiridye içinde inci tanesi bulmuş gibi hissederim. Timuçin Esen benim için böyle bir oyuncu. Çok yakın zamanda bitişinden 7 yıl sonra keşfedip, bağımlısı olduğum Hırzı Polisteki Çınar karakterinden sonra diğer projelerini de izlemeye karar verdim. Senin Hikayen ile başladım.

Filmin konusuna gelirsek: Hakan ve Esra 7 yıllık evli ve hala birbirlerini çok seven mutlu bir çifttir. Esra yabancı bir firmada iyi bir pozisyonda çalışmaktadır. Hatta yurt dışından teklif almıştır. Hakan bir ajansta çalışmaktadır. Eğlenceli, sevimli, renkli bir karakter.

Çocuk sahibi olup, olmamak konusunda kararsız olan Esra ve Hakan, Hakan’ın annesinin babanne olmak istiyorum ısrarlarına, direk ve dolaylı sözlerine maruz kalıyor. Anneye en başta çok kızdım. Çok sinir oldum.  İki kişinin vermesi gereken bir karara sevimli- iyi niyetli de olsa müdahale ettiği için. Ancak daha sonra bunun sebebini öğrendiğimizde daha bir empati yaklaştım. Annenin hasta olduğunu filmin başında öğreniyoruz ama bu bize duygu sömürüsüne girmeden, yalın bir gerçek olarak sunuluyor.

Senin Hikayen şehirli ve modern bir çift olan Hakan ve Esra’nın bebek sahibi olmaya karar verme süreçlerini ve bebek sahibi olduktan sonra yaşadıklarını net bir dille anlatıyor. Evli ve çocuk sahibi olan herkesin -onların bekar arkadaşlarının bile- kendinden pek çok şey bulabileceği bir film.

Yalnız izlerken aklıma takılan birkaç şey oldu. Esranın kendi ailesi, akrabası filan yok muydu? Film boyunca bırakın görünmeyi bahsi bile geçmedi. Bir de neden eşinin anne ve babasına ‘teyze’ ve ‘amca’ diye hitap ediyor bunu da anlamadım. Bunun dışında fazla eleştirel gözle izlenmemeli bence. Elbette bu benim şahsi fikrim. Neden derseniz, Amerikayı yeniden keşfetmeyi vaad etmiyor. Size romantik, şehirli ve gerçek bir öykü anlatmak üzere yola çıkan bir yapım.

Neticede sıcak, eğlenceli, yormayan, sıkmayan bir film. Biz bekarlara da, evlilik ve çocuk o kadar korkunç bir şey değildir. Evlendikten sonra da mutlu olabilirsiniz mesajını veriyor alttan :) Hayatın içinden pek çok duyguyu bulabileceğiniz, yüzünüzde tebessüm bırakacak bir hikaye ‘Senin Hikayen’. Hemen sonrasında göz pınarlarınız yaşla dolması ihtimali de çok yüksek. Sinematografik olarak da genel olarak verdiği pozitif mesajı vurgular nitelikte aydınlık, güneşli sahneler mevcut.

Özetlemek gerekirse, özelllikle bir Pazar gününde keyifle izleyebileceğiniz, izlenmeye değer bir film. Yönetmen Tolga Örnek kendi yaşamından esinlenmiş bu projede. Hatta Derinin 3 yaşındaki yani en son halini oynayan çocuk Tolga Örnek’in kendi oğlu. Kamera önünde ve arkasında Timuçin Esen’in çocuklarla ne kadar iyi anlaştığını da görmek ayrıca keyifli. Bu filmin yapım sürecinde kendisinin de baba olmaya hazırlandığını ve kısa bir süre sonra bir kızı olduğunu düşünürsek, onun içinde keyifli bir pratik olmuştur diye tahmin ediyorum :) Ben beğendim ve tavsiye ediyorum. Özellikle Türk filmlerine şans vermek isteyenler için doğru bir başlangıç diye düşünüyorum.

Bir de şu Timuçin Esen’in göz altı torbalarına bir çare bulsak çok iyi olurdu. Ben de çok yorgun ve çok yaşlanmış bir imaj yaratıyor. Halbu ki kendisi daha genç ve dinamik bir oyuncu.

 

Son olarak Cem Adrian’nın seslendirdiği ‘Ben Seni Çok Sevdim’ şarkısını MUTLAKA dinlemelisiniz. Bir şarkı, bir filmi ancak bu kadar bütünler, ancak bu kadar uyar hikayeye.

 

İZLEYELİM! DİNLEYELİM!

 

Her – Aşk / Teknoloji Hayatımız Olunca

Mayıs 8th, 2014

 

Theodore Twombly hayatını, yakın gelecekte nadir bulunan bir şeye dönüşmüş olan el yazımı mektupları yazarak kazanmaktadır. Ve bu yıllarda insanların işlerini artık bilgisayar programları yerine getirmektedir. Theodore, karısından boşandıktan sonra bir apartman dairesinde tek başına yaşamaya başlar ve bir gün karşılaştığı bir teknoloji reklamıyla birlikte hayatı değişir. Kusursuz bir yapay zeka programı sunan yeni bir işletim sistemi, onu son derece çekici bir kadın olan Samantha ile tanıştırır. Sanal bir varlık olan ve sadece bir sesten ibaret olan Samantha, Theodore’u dünya ve hayat üzerine sorduğu sorularla birlikte bambaşka bir gerçeklikle tanıştırır. Ağır bir depresyonun içerisinde olan Theodore, yavaş yavaş hayatın keyifli yanlarını fark etmeye başlarken yapay zeka programıyla arasındaki ilişki de gitgide tuhaflaşır. (beyazperde.com’dan alıntıdır)

 

İnsan oğlunun sevgi ihtiyacı teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin geçmiyor. Hani meşhur piramitteki gibi. En tepede kendini gerçekleştirme, sevilme hissiyatı gerkesinimler listesinde fiziksel ihtiyaçlarımızdan sonra en başı çekiyor. ‘Her’ belki de bu düşünceden yola çıkmış yalnız ve depresyonda olan Theodore’un hikayesi.

 

Samantha yaşadıklarıyla deneyim kazanan, öğrenen yapay zekaya sahip bir işletim sistemi. Saniyeler içinde binlerce sayfalık kitapları okuyabilen, ses tonundan duygu değişimini anlayabilen bedensiz bir varlık. Thedore is kalabalıklar içinde yalnız olmanın canlı bir örneği. Nuhun gemisine paraşütle atlamış gibi.

Samantha ile aralarındaki yakınlık hem çok gerçek hem de bir taraftan bir ilüzyon gibi. Filmde teknolojinin hayatımızın bu kadar içinde olmasının iyi ve kötü yanları çok üstüne basmadan ama yeterince açık ifade ediliyor. Akıllı cihazlar -sadece telefonlar değil- hayatımızda hızla yer edinirken, biraz gerçeklikten koparıyor mu bizi? Ya da belli ölçüde tembelliğe ittiğini söyleyebiliriz sanırım.

 

‘Her’ bir anlamda aşk denen duygunun kendisinin önemli olduğunun mesajını veriyor. Aşkın yöneltiği kişi ister sanal olsun, ister gerçek yaşanan duygunun daha az yoğun olduğunu göstermez bu. Theadore sadece Samanthaya aşıkken, Samantha hızlı öğrendiği hayat tecrübeleriyle birden fazla kişiyi sevebiliyor. Hatta yüzlercesini aynı anda… Ben sonsuza kadar mutlu yaşadılar gibi bir son beklemiyordum elbette. Bu şekilde de izlemeyin spoiler değil bu. Karamsar bir atmosferde ilerliyor film ama çok enteresan. Yalnız ve romantik bir adamın kalp kırıklığını onarma ve hayatına devam etmeye çalışmasının hikayesi.

 

Aşk deliliğin toplum tarafından kabul gören halidir.

Ama kalp içini doldurabileceğin bir kutu değildir. Sevdikçe büyümeye devam eder. Ben senin gibi değilim. Ama bu seni daha az seveceğim anlamına değil, aksine daha çok sevdiğim anlamına geliyor.

Bu çok saçma. Ya benimsindir, ya da değilsindir.

Aklında, kalbinde başka ‘biri’ varken, karşına çıkan fırsatları da görmek mümkün olmaz pek.

Theadore, Samanthayla geçirdiği zaman diliminde çok mutlu ve pozitif. Aslında bu kadar romantik bir adamın neden yalnız kaldığını anlamakta zorlanıyor insan. Aşk kapıda beklemiyorsa bile, şansının farkına varmadığı zamanlar oluyor diye düşünüyorum.

Uzun lafın kısası ‘En iyi özgün senaryo’ dalında Oscar almış bir film olan Her-Aşk teknolojik alışkanlıklarımızı bir parça sorgulamamızı sağlayan, biraz karamsar ama çok ilginç bir film. Farklı bir şey seyretmek istiyorsanız şiddetle tavsiyedir :)

Hırsız Polis / Gerçek Aşk, İmkansız Aşk, Yasak Aşk AMA AŞK ♥♥♥

Nisan 25th, 2014

Hırsız Polis: Yakışıklı bir polis, güzel bir hırsız arasındaki imkansız aşkı anlatan, 2005 yılında başlayıp, 2 sezon sonra 2007 yılında sona eren Türk Tv tarihinin en özel dizilerinden biriymiş. Neden -miş- li konuşuyorum çünkü bu diziyi zamanında izlemediğim için büyük bir pişmanlık duyuyorum. Ben o grubun üyesiyim. Biliyorsunuz hani ‘Ben Türk dizisi izlemem yeah’ tayfasından. Bu düşüncemi değiştiren bir kaç dizi oluyor ara sıra. Ama genelde beğendiğim diziler ya bir süre sonra saçmalıyor, ya da yayından kaldırılıyor.

Hırsız Polis yayınladığı dönemde izlemedim çünkü o zaman hayatımda başka bizi dizi vardı :) Onun içindeki aşk biraz daha absürd ve komedi unsurları içeriyordu. Anladınız mı hangisi olduğunu? Hı hı evet o pembe dizi.

Hırsız Polis zamanında reytingleri alt üst etmedi belki ama çok özel, çok rafine bir izleyici kitlesi vardı. Ben bu kadar güzel bir aşk hikayesi olduğunu bilseydim hiç burun kıvırır mıydım? İşte hayatta ne büyük konuşsam başıma geliyor. La Fea Mas Bella-Çirkin Betty için de izlemem demiştim, alay etmiştim ama müptelası oldum sonradan.

Gözleri aşkla bakan, sevdiğinin içine işleyen bir adam. Kalbinden taşan duyguları bakışları ile dışa vuran. Bu adam bu kadını çok seviyor dedirtten bir aşık. Timuçin Esen’in müthiş oyunculuğu elbette karaktere tekrar, tekrar aşık olmamızı sağlayan bir unsur. Oyunculuğunu ‘aşık bakan adam’ rolüne indirgemiyorum elbette. Yine de bu bu duyguları samimiyetle izleyiciye aktarmak da büyük başarı diye düşünüyorum.

Çınar polis… Mavi hırsız… İmkansız bir aşk. Olmaması gereken bir beraberlik. Ama bu iki insanın yolları bir yerde kesişiyor. Ben  çok dizi izledim, çok sevdiğim karakterler oldu. Sevmesi kolay karakterlerdi belki de. Hırsız&Polis her bölümünde buram buram aşk kokan, yardımcı oyuncular dahil bütün kadronun oyunculuklarını konuşturduğu özel bir dizi.

Çınar, Maviyi koyu mavi bir derinlikten çıkardı. Var olduğunu bile bilmediği duygularını uyandırdı. Aşkı bir lüks gibi gördüğü yaşamında, bir çınar gibi gölgesini serdi üzerine. Canı pahasına korudu, deli gibi kıskandı. Bütün varlığıyla sevdi Mavi’yi. Aşk insanı duvara çarpar…. İnandığın bütün değerler, bildiğin bütün doğrular şekil değiştiriverir. Mutlak doğru diye bir şey var mı? Adalalet gerçekten bütün insanlar için eşit mi işliyor? Çınar doğru bildiği her şeyi tek, tek sorguladı Mavi ile beraber.

İmkansız aşk mı? Belki ama ben ‘gerçek aşk’ olarak tanımlıyorum Çınar ve Mavinin aşklarını. Aşk imkansız değildir. Koşullar imkansızdır belki ama kalbe söz geçebilir mi ki?

 ‘İnsan kalbindeki gerçek aşk, dört nala koşan bir at gibidir. Ne dizgin tutar, ne söz dinler’

Maço ya da sert karakterleri sevmem ben. Ama aşklarının zorluğu karşısında zaman zaman kontrolünü kaybeden Çınarı sevdim. Duygularıyla başa çıkamayan, sevdiğini yanında isteyen, deli gibi kıskanan Çınarın tutkulu hallerini sevdim. Bu dizi benim de ezberimi bozdu demek ki :)

 ‘Kelepçeliyim ben sana, yüreğimden ta derinden. Suçum da sensin, cezam da. Kaçıp gitme ellerimden.’

Özlem Düvencioğlu ne kadar güzel bir kız. Güldüğü zaman nasıl daha bir güzelleşiyor. Her iki oyuncu da klasik anlamda ‘güzel’ ‘yakışıklı’ değil belki. En azından ilk bakışta. Ama bakışlarıyla, duruşlarıyla baktıkça güzelleşen insanlar. Özlem keşke ekranlara dönse diyeceğim ama Timuçin Esen döndü de ne oldu? 7. bölümde dizi yayından kalktı. İzlemeye başlamamıştım. Kore dizilerinden alışkanlıkla bölümler biraz biriksin istedim. Ayrıca böyle bir sonun gelmesinden korktuğum için çok da bağlanmak istemedim diziye. Yazık oldu. H&P’den sonra hemen YouTubeda ‘Parmaklıklar Ardında’ dizisine baktım. Özlem Düvencioğlu kendi sesi ile oynamış. Çok da başarılıydı. Ne yapıyor acaba şimdilerde? Almanya’ya mı döndü? Bir daha görebilecek miyiz onu?

 

Timuçin Esen dağınık saçları, ‘sıkıcı’ kazaklarıyla Çınara hayat verdi. Ben o haliyle bile Biscolata erkeklerine 10 basar diye düşünüyorum. Güzellik sadece dışta değildir, ruhtan da yansır. İnsanın kendine özel bir ışığı vardır bazen ve öyle bir parlar ki, gözlerinizi alamazsınız.

Aksak’ın aşkını da görmezden gelemeyiz elbette. Marazi bir aşktı onunkisi. İmkânsız aşk asıl onun yaşadığıydı. Yıllarca kimselere bakmayan sevdiği, benliğinin tüm hücreleri ile aşık olunca, neye uğradığını şaşırdı Aksak. Nasıl davranacağını, nasıl tepki vermesi gerektiğini bilemedi. Onunki de gerçek aşk belki, ama imkânsızdan da öte, hiç bir zaman karşılık bulamayacak bir aşk. Bütün dizi boyunca en sevdiğim replik Aksakla, Yakup arasında geçen diyalogdur. Uğur Yücel’in ne kadar muhteşem bir oyuncu olduğunu söylemeye gerek var mı?

 

Yakup: Bırak inadı aksak, imkânsızı istiyorsun!
Aksak: Bak Yakup, arkadaşım benim! Seninle benim aramızdaki fark ne biliyor musun?
Ben bu Mavi’ye lehimliyim ya hayata lehim…
Sen buna diyorsun ki inat, ben diyorum basiret
Sen diyorsun duracağın yeri bil, ben diyorum bildiğim ne varsa unuttum!
Sen diyorsun imkânsız, ben diyorum aşk… !

Aslında dizide pek çok mantık hatası, senaryoda aksayan yerler mevcut. Ama Çınar ve Mavinin aşkının büyüsüne kapılıp, o koca mantık hatalarını görmezden geliyorsunuz :) Funda Arar ve Cem Yıldız’ın seslendirdiği ‘İmkansız Aşk’ ‘Kelepçeliyim Ben Sana’ şarkılarıda diziden sonra bile unutulmayanlar arasında.

 

‘ …Bir dikili ağacın olsun istedim. Şehirden kaçalım biraz toprağa basalım istedim. Madem bir çiçeğim var bahçesi olsun istedim. ‘

Sevenler kavuşursa mutlu sondur benim için. Aksak ve Arıza’nın gidişleri bizi üzse de, aslolan Mavi ve Çınarın birlikte kalmasaydı. 7 yıllık dizinin Spoileri olmaz artık. O yüzden anlattıklarıma bakıp, izlememezlik yapmayın. Beraber oldukları her kare aşkın başka bir halini yansıtıyor. Benim bu ara tam da böyle bir hikayeye ihtiyacım vardı. Bahar geldi ya ondandır belki :) Ama çoook güzeldi diyorsam, bir bildiğim vardır. Ben herşeyi beğenmem bilirsiniz. Diziyi online bulabilirsiniz NetD de hem yüksek, hem düşük kalite oynatma seçenekleri mevcut.

Benim için Mavi ve Çınar bir yerlerde gerçekten yaşıyor. İngiltere’de belki, belki uzak bir sahil kasabasında. Bir kızları var mavi gibi kıvırcık, gülüşü etrafı aydınlatan. Çınar gibi bir oğulları var, cesur, afacan, gözleri ile konuşan. Aşkları zamana yenik düşmemiş. Çocuklarıyla, sevdikleri ile kendilerini sevenlerle birlikte çoğalmış. Ulu çınarlar gibi kök salmış. Onlar orada bir yerdeler ve yaşadıkları bütün acıları geride bırakarak, çok mutlu bir hayat sürüyorlar.

 

Siz hiç Hırsız&Polis izlediniz mi? Ben izledim. ERİDİM…

Frozen -Karlar Ülkesi-

Nisan 18th, 2014

Küçükken birbirleriyle çok iyi anlaşan iki kardeş Elsa ve Anna birgün oyun oynarken Elsa’nın güçlerini kontrol edememesinden dolayı Anna yaralanır ve Kral ve Kraliçe onu büyü yapan cücelerin yanına götürür. Cüceler sihirin kalbe gelmediği sürece çıkarılabileceğini söylerler. Anna’yı iyileştirirler fakat zihninden Elsa ile geçirdikleri güzel anıları siler. Yıllar geçer ve büyürler. Kral ve Kraliçe geçirdikleri bir kaza sonucu ölür. Birkaç yıl sonra Elsa büyür ve Arendelle Kraliçesi olmak için ülkede Taç Giyme Töreni düzenlenir. Yıllar sonra ilk defa sarayın kapıları açılır fakat törende Anna ve Elsa’nın kavgası sonucu herkes Elsa’nın güçlerini öğrenir. Elsa ülkeyi terk eder. Macera da burada başlar. (Alıntıdır)

Çizgi filmlerin çocuklar için olduğunu düşünenlerden misiniz? Ben değilim. Diziler televizyonları bu kadar esir almamışken, tatillerde çizgi filmler gösterilirdi. Ben de onları büyük bir keyifle izlerdim. Hatta erken kalkmaktan hoşlanmasam da, Şeker Kız Candy, Lady Oscar gibi animeleri izlemek için sabah uykumdan feragat ettiğim zamanlar olmuştur.

En iyi animasyon dalında oscar alan Karlar ülkesi bir Disney filmi olarak, Disney’in o alıştığımız sıcaklığını ekrana taşıyor. Bir dakika sıcaklık mı dedim ben? :) Pek ‘sıcak’ bir film olmadığı başlıktan belli zaten :D Ama siz anladınız beni. Elsa sürekli gücünün fark edileceği korkusuyla yaşıyor. Bu korku onu daha içe kapanık biri yapıyor. Aynı zamanda sahip olduğu farklılığı kabul edemediği için de kontrol etmekte zorlanıyor.

Gücünü kucaklayıp, yapabileceklerini gördüğünde zincirlerini kırıyor. Bu sahneler öyle güzel anlatılmış ki, elbisesinden yürüyüşüne kadar içinde yansıyan enerji, dışarıya taşıyor. Kendini ve çevresindekileri korumak için kendini buzdan bir kuleye hapseden Elsa, yalnızlığı hem bir ceza, hem bir kurtuluş olarak yaşıyor. İyi güzel de, kızcağız bütün gün o buzdan şatoda ne yapıyorsun ki sen? Sıkılmaz mı insan? Nereye kadar buzdan oyuncaklarla oynacaksın? :)

Son zamanlarda filmler de ve animasyonlarda bağımsız, güçlü kadın profilleri görüyoruz. Bu Karlar Ülkesi/Frozenda da böyle. Ülkenin Veliahtı iki kadın. Kurtarılmaya ihtiyaç duymayan, özgüvenli, cesur ve özgür ruhlu biri. Fedakar, güçlü, sessiz ama iradeli bir  diğeri.


Film hakkında bazı enteresan bilgiler.

  • Elsanın buzdan şatosunu çizmek için 50 kişi sadece görsel efektler üzerinde çalışmış. Yönetmene göre bu iş neredeyse sonsuza kadar sürecek gibiymiş.
  • Sahneye ve açısına bağlı olarak, tek bir sahne için  4.000 bilgisayar 30 saat süren bir çalışma gerçekleşmiş.
  • Filmin gelişmesi ve ilk yapım aşaması 4 yıl sürmüş ama hikayenin tam anlamıyla netleşmesi ve hayata geçmesi 1.5 yıl önceye dayanıyormuş.
  • Olaf; Anna ve Elsa’nın çocuklarının ve çocuk masumiyetlerinin karışımı bir sembol.
  • Filmdeki kostümler için 1800’lü yılların modasında esinlenilmiş.

Görsel ve teknik olarak başarısı ödüllerle taçlandırılmış bu duygusal animasyon, her yaştan izleyiciye hitap edebilmesi açısından da, artı bir övgüyü hak ediyor. Filmin müzikleri ise kendisi kadar iyi. Türkçe versiyonu çok beğenmedim ama orjinal versiyonu ve İspanyolcası çok hoşuma gitti. Annayı Kristen Bell, Elsayı İndina Mendez seslendiriyor.

Özetle beğendim ve fırsatınız varsa büyük ekranda izleyin diyorum :) Ve işte o muhteşem şarkı.

Reign Kraliyet Düğünü / Sonsuza Kadar Mutlu mu Yaşadılar?

Mart 19th, 2014

Haftalardır süren ve tarihte elbette yeri olmayan, Mary-Bash mi yoksa Mary Francis mi muammasından sonra,Reign dizisinde kraliyet düğünü geldi çattı. Bu postun amacı Kraliçe Mary’nin gelinliği göstermektir aslında :) İskoç Kraliçesi Mary tarihte olduğu gibi dizide de Francis ile evleniyor. Hem de buna kendisinden zerre haz etmeyen Kraliçe Katherine vesile oluyor. Maryy, Bashide sevdiğini ama Francisi daha fazla sevdiğini söyleyerek, tercihini yapıyor. 

Marry’nin gelinliği Monique Lhuillier Bridal Spring 2012 Platinum Collectiona ait.

Yine dönemle alakası olmayan ama göz kamaştıran giysiler gördük bu bölümde de. Gelinliğe farklı açılardan bakmak isteyenler için bir kaç görsel daha ekliyorum :) Bu arada gelinlik bu sıska modelden ziyade, Marryi canlandıran oyuncu Adelle’e daha çok yakışmış.

Marry’nin beline taktığı gümüş kemer, Untamed Petals Holly Sash koleksiyonuna ait fiyatı  428 dolar. Ucuzmuş canım :) Buradan da bakabilirsiniz isterseniz :) Kıyafetler çok bana hitap etmiyor ama dizide kullanılan aksesuarlara, takılara, dekorlara bayılıyorum. Yine pek çoğu dönemi yansıtmıyor ama bu dizi de öyle tarihi gerçeklere yer verelim, gençliği bilgilendirelim amacı taşımıyor.

Gelinliğin arkadan görünüşüne dair bir resim bulamadım. Ben de kendim ekran görüntüsü aldım. Çok iyi kalite değil ama artık idare edeceksiniz :)

Gelin başı nasıl olmuş diye merak eden olursa, bu resim bir cevap olacaktır diye umuyorum. Yalnız annenin kıyafeti epik. Kraliyet düğününde değil ama sosyete balolarında falan giyilebilecek türden. Oscar de la Renta imzası taşıyor bu mavi elbise.

Mavi elbiseyi de görelim efendim :)

Küpeleri ben beğenmedim. Çok fazla sarkıntılı küpe sevmiyorum ama gelinlik ve kemerle son derece uyumlu oldukları bir gerçek.

Aslında tacı da merak ettim, araştırdım ama farklı sonuçlardan hiç biri benim istediğim değildi. Özetler Kraliyet düğünü, çok şaşaşı olmasa da sonunda en azından bir soru işaretini kafamızdan sildi. Peki bundan sonra ne olacak onu da izleyip göreceğiz. Ben spoilerlara bakıyorum dayanamayıp, ama onlarda ancak bir iki bölüm önceden haberdar ediyorlar. Benim için yeterli değil :) Neyse hiç bir şey için olmasa da, güzel takılar, göz alıcı kostümler ve yetenekli oyuncuların performansı için izlenesi bir dizi. Zaten kış arasına girmeden, sezon ortasından 2. sezon onayı aldı. Bu demek oluyor ki bizi daha fazla aşk ve daha çok entirika bekliyor. Görelim bakalım :)