Şans Bilekliği – Cathy Lamb

Kasım 26th, 2013

Uzun zamandır obeziteyle mücadele eden Stevie Barrett, neredeyse hayatını kurtaracak bir operasyon geçirmek üzere, tekerlekli sandalye eşliğinde ameliyathaneye götürülür. Operasyonun ardından hırıldamadan yürümeyi başarabilen, kendi kendini iyileştirmek için bir bahçe yetiştiren ve tahtadan muhteşem sandalyeler yaparak onları boyayan yepyeni bir Stevie doğar.  Fakat hayatında değişen onca şeye rağmen, aynı kalan ufak birkaç detay vardır. Stevienin utangaçlığı, yakasını bırakmaya pek niyetli değildir. Bu nedenle, yakışıklı komşusuna duyduğu ilgiyi gizlemek zorundadır. İşler tıpkı onu küçük bir kızken yanına alan ailesinde olduğu gibi, çalışmakta olduğu hukuk bürosunda da yolunda gitmemektedir. Üstelik bir zamanlar en iyi arkadaşı olan kişi, verdiği kilolar yüzünden kendisine farklı davranmaya başlamıştır.

Rüzgarla gelenin yazarından yüreklerimize dokunan başka bir hikaye daha.  İlk kitabını elimden bırakamayacak, bitmesini istemeyecek kadar çok sevmiştim. Dolayısla dilimize kazandırılan ikinci kitabını, büyük bir heyecan ve merakla karşıladım.

Kitabın kapak tasarımı çok güzel ancak fazlasıyla aldatıcı. Kitabın konusu ile ilgisi yok. Yine de pazarlama adına çok başarılı bir düşünce olduğunu söylemeliyim. Sonuçta önemli olan kitabın içeriği.

Stevie’nin annesi şizofren ve bir gün kendisi ve kızkardeşini arabaya atıp nehire götürüyor. Kendisi ve küçük kızı boğuluyor fakat Stevie kurtuluyor. O günden sonra hiç bir zaman sağlıklı, mutlu bir insan olamıyor. Bir taraftan ‘hayatta kalma suçluluğu’ (survival guilt), bir taraftan annesinin hastalığının kendisinde belirme ihtimalinin korkusu ve elbette yaşadığı acılar onu kontrolsüzce yemek yemeye itiyor. Elbette onu küçük yaşta yanına alan teyzesinin kocası da hayatını kolaylaştırmak için bir şey yapmıyor. Kitapta enişte öyle iğrenç bir karakter ki; zerre empati duymuyorsunuz. Herşeyi kendinin bildiğini zanneden, sırf erkek olduğu için kendini eşinden ve çocuklarından üstün gören, faydasız adamın teki.

Cathy Lamb okurlarını ‘rahatsız etmekten’ çekinmeyen bir yazar. Bu ne demek? Pek çok kişinin görmezden geldiği, yok saydığı konu ve kişileri ele alıp, sizi düşünmeye itiyor. Pembe rüyalar, beyaz düşler kurdurmuyor belki ama anlattıklarıyla başka hayatlara ışık tutuyor. Aynı kitapta hem beslenme ve yeme bozukluklarının her iki türünü ve insanın sağlığını, psikolojisini nasıl etkilediğini aynı zaman da şizofreni denen psikoz aşamasında hastalığı anlatıyor.

Karakterlerin geçmişinde çok fazla acı ve bunun getirisi olarak ciddi travmalar var. Ancak yazar bütün bunları anlatırken; size bunları yalın gerçekler olarak sunuyor. Biraz üzülebilirsiniz bunda sorun yok ama acımayın ve destekleyin mesajı veriyor. Bunlar elbette benim kişisel çıkarımlarım.

Özetle Catyh Lamb ne yazsa okunacaklar listesinden yerini aldı benim için. Bu arada bu kitap kesinlikle çiklit bir kitap değil. Ben kahkahalar atmadım okurken, ağlamadım da. Dediğim gibi ele aldığı konular bakımından okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. Sona doğru bazı kısımlar biraz zorlama-doldurma olsa da, yine de kitabın bütünü içinde rahatsız etmiyor.

Fatih Murat Arsal – Nefretten Sonra

Ekim 15th, 2013

Fatih Murat Arsal, Pudra Tozu sayesinde haberdar olduğum bir yazar. Nefretten Sonra için bir hediye projesi vardı. Ben de yardımcı oldum. Özellikle bu süreçten sonra, yazarı ve kitaplarını çok merak eder oldum. Ancak türe çok aşina olmadığımdan mesafeli yaklaştığımı söylemek zorundayım. Neyse nihayetinde arkadaşım elindeki fazla bir kopyayı bana yolladı. Okumaya başladım.

Kitap ilk anda aksiyon sahnesi ile beni içine çekti. Birden heyecanla ne olacak acaba diye beklemeye başladım. Doğan ve Tamer’in sözcüklere çok gerek duymayan arkadaşlığı beni gülümsetti.  Sonra Natalia ile tanıştık… Güzel ve öfkeli Natalia… Başına gelenler için Tameri suçlasa da içten içe görünenden daha fazlası olduğunu bilyordu. Belki de yaşadığı büyük trajediden sonra hayata tutunmak için nefrete ihtiyacı vardı.

Natalia, babasının ölümüne sebep olduğunu düşündüğü Tamer’den intikam almaya yemin etmiş, bunun için de kafasında türlü türlü planlar yapan küçük bir kız. Aşk ve nefret arasında ince bir çizgi var derler. Ya da ‘Büyük aşklar nefretle başlar’ her ikisi de birbirinin zıttı olsada, diğer bütün duygulardan daha güçlü olan, bu iki hissin her an birbirine dönüşmesi muhtemel.

En başta Tamer’den etkilenen Natalia çocukluktan genç kızlığa geçiş sırasında, tanımlayamadığı duygular hissediyor. Bu kısmı sevdim. Sürekli güzelliğine vurgu yapılsada, Natalia’nın pek umurunda değil bu durum. Tamere karşı güçlü bir fiziksel çekim hissetse de önce bunun  adını koyamıyor. Biraz daha büyüyüp, kendini ve bedenini tanıdıkça bunun cinsel çekim olduğunu kabul ediyor. Fakat asıl kabul etmek istemediği, bu hissettiklerinin cinsel bir etkileşimden çok daha fazlası olduğu.

İnsanın hayatında yaşadığı büyük bir felaketin, hayatının aşkına giden kapıyı açması da ancak kitaplarda olur. Bu anlamda Nataliayı biraz kıskandığımı söylemeliyim. Natalia, nefretini söndürüp, kendine ve mutluluğuna bir şans veriyor mu? Tamere karşı olan hisleri ile başa çıkabiliyor mu? Okuyun ve görün derim. Bana bu kitabı gönderen canım arkadaşıma tekrar, tekrar teşekkür ediyorum.

Aşk romanı severim ama Türk yazar okumam diyorsanız, bir şans verin derim. Yazarın kemikleşmiş ciddi bir hayran kitlesi var. Benim hem merak edip, hem de okumaya cesaret edemediğim 700+ sayfalık ‘Yalnız Gözlerin İçin’ kitabı için sayfa sayısını az bulduklarını duydum. :) 1.000 sayfa yazsın yine okuruz diyorlar. Bir erkeğin satılarından, bir kadının aşkını ve nefretin okumakta ayrıca ilginçi. Bunun için bile okunur.

Amor Towles – Beklediğim Sendin

Eylül 4th, 2013

Image and video hosting by TinyPic

KONUSU: Yirmi beş yaşındaki Kate Kontent 1937 yılının son gecesini oda arkadaşıyla beraber Greenwich Village’daki ikinci sınıf bir caz kulübünde geçirmektedir ve ikisi, ceplerindeki toplam üç doları mümkün olduğunca idareli kullanmak zorundadırlar. Masmavi gözlere ve etkileyici bir gülüşe sahip yakışıklı bankacı Tinker Grey kulübe gelir ve yanlarındaki masaya oturur. Bu tesadüfi tanışma ve şaşırtıcı sonuçları, Katey’yi Wall Street firmasının sekreter odasından New York sosyetesinin üst basamaklarına ve Condé Nast’ın yönetici ofislerine; kıvrak zekâsı ve kendine özgü soğukkanlılığından başka dayanak bulamayacağı seçkin ortamlara taşıyan bir yıllık yolculuğun başlangıcı olur.


Beklediğim Sensin de yazar sizde seçkin konukların olduğu, özel bir partiye davet edilmiş hissi uyandırıyor. Kate Kontent ve arkadaşı Eve ve çevrelerinde gelişen olaylara tanıklık etmemize izin veriyorlar. Hayatın onları nereye sürükleyeceğini bilmeden yaşayıp gidiyorlar. Ancak bir dönüm noktası her ikisinin de hayatını kökten değiştiriyor. Hem çabuk, hem de yavaş. Hem bilerek hem de hissettirmeden. Hiçbiri Tinkerla tanışmalarının hayatlarını ne yönde değiştireceğini blemezdi. Kate hayatın size bir seçenek sunmak zorunda olmadığını söylüyor. Ancak zaten Kate’in attığı her adım bir seçenek. Seçtiği yol, edindiği arkadaşlar, verdiği kararlar. Beklenenin aksine onu hep bir basamak yukarı taşıyor. Eve’in hevesi, hercailiği yok belki Katede ama onu özel kılan farklı karakter özellikleri var. Hazır cevaplığı, zekası, olaylar karşısında ki soğukkanlı tavrı Katei özel kılan sebeplerden sadece bir kaç tanesi. Aslında herkes kişisel tarihini yazıyor, yaşıyor. 1930’larda Amerikada büyük bir ekonomik kriz vardı. Yaşananlar da bu gerçeğin etrafında dönüyor. Ama karakterlere bakınca sorsanız 1937’nin en önemli olayı nedir diye? Her biri  kendi hayatından bir kesit sunacaktır anı olarak.

Image and video hosting by TinyPic

 ”Önce çabucak bir şey söyleyeyim size: İster öfke veya kıskançlıkla, ister utanç veya kızgınlıkla tetiklenmiş olsunlar, duyguların coştuğu bu anlarda ağzınızdan çıkacak söz size kendinizi daha iyi hissettirirse, muhtemelen söylenmemesi gereken bir şeydir. Hayatta keşfettiğim en önemli sözlerden biridir bu. Artık benim işime yaramadığına göre sizde kalabilir.”

Kitap sitelerinde gördüğüm, çıkmasını ve indirime girmesini merakla beklediğim bir romandı ‘Beklediğim Sendin’ işin komik yanı kitabını yazarını, kitabın ismi sanmamdı : ) Daha da ilginç olansa yazarın bir erkek olması. Bir kadının hikayesi bir erkeğin gözünden anlatılıyor. Herkes çok başarılı bulmuş. Ufak tefek eksikler dışında ben de çok beğendim anlatımı. Tek kusuru betimlemelere, tasvirlere fazla yer veriyor oluşu. Eminim  yazar bütün iyi niyetiyle hayal gücümüzü harekete geçirmek ve anlatmak istedğini gözümüzde net bir şekilde canlandırmak istemiş. Bu zorlama geldi biraz. Bu sebepten değil belki ama iki kere okunabilecek hatta okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ben keyif aldım okurken. Dediğim gibi sadece özel konukların katıldığı, seçkin bir partiye davet edilmişim gibi hissettim. Bence siz de bu saygın toplulukta yerinizi almak istiyorsanız kitabı alın ve okuyun. Tavsiyemdir ;)

 

Tanrıça – Aimee Carter

Temmuz 12th, 2013

Image and video hosting by TinyPic

Kate’in hayatı, en başından beri yalnızca kendisi ve annesinden ibaret olmuştur ancak şimdi annesi ölmek üzeredir. Peki ya son isteği? Çocukluğunu geçirdiği eve geri dönmek. Bu nedenle Kate bir yandan annesinin sonbaharı çıkaramayacağından endişelenirken, diğer yandan da hiçbir arkadaşı ya da akrabası olmayan bir yerde yeni bir okula başlayacaktır.
Sonra Henry ile tanışır. Karanlık, ıstırap dolu ve büyüleyici biri olan Henry, Ölüler Diyarı tanrısı Hades olduğu iddiasındadır. Üstelik, bir anlaşma yapmanın karşılığında, tabi tutulacağı testi geçene kadar Kate’in annesini hayatta tutacaktır.
Kate, Henry’nin çıldırmış olduğundan emindir. Ta ki ölü bir kızı hayata döndürdüğüne tanık olana kadar. Artık annesinin hayatını kurtarmak gözüne delicesine mümkün görünmektedir. Testleri geçmeyi başardığı takdirde Henry’nin gelecekteki eşi ve bir tanrıça olacaktır. Fakat başarısız olursa…

Kate annesi ile büyümüş babasının hiç tanımamış 18 yaşında bir genç kızdır. Annesinin hastalığı yüzünden hayatı ev ve okul ekseninde geçmiş ve hayatı hep bilinmeyen bir geleceğe ertelemiştir. O gelecekte annesini olup, olmayacağı ise kesinlikle düşünmek istemediği bir konudur.

Annesi yıllardır kanser hastalığı ile mücadele ediyordur. Fakat artık çok az zamanı kalmıştır. Ölmeden önce son dileği, çocukluğunu geçirdiği kasabaya-eve geri dönmektir. Kate annesin bu kuş uçmaz, kervan geçmez kasabaya getirir. Günlerin aynı kasvetle geçmesini izler.

Arkadaşımın bana doğum günü hediyesi olarak verdiği kitabı, modemimin bozulduğu bir günde nihayet okumaya başladım. Başta pek seveceğim düşünmedim. O yüzden beklettim. Fakat hiç de öyle olmadı. Kitabı öylesine okuduğumu düşünürken birden elimden bırakamadığımı farkettim. Kate beni öylesine etkilemiş ki, okuduğum başka bir kitabın baş karakterinin adı aklımda Kate olarak kalmış. :)

Tanrıça bir üçleme. Tanrıçanın Savaşı, Tanrıçanın Mirası, diye devam ediyor.  Üçüncü kitap henüz dilimize çevrilmemiş. Yabancı internet sitelerinde ara yayın olarak, kısa hikayeler de görünüyor. Biz de yayınlanır mı? Onlar nedir pek anlamadım açıkçası.

Kate’in annesi ile yaşadıkları, güçlü karakteri ve kararlılığı bana  çok sevdiğim bir arkadaşımı hatırlattı. Karar vermesi en zor anlarda bile cesaretle haraket etmesi, kendi yaşamını riske atmak uğruna başkalarına yardım etmek istemesi; Kate’i farklı kılan özelliklerden sadece ikisi.

Yazar bu kitabı çok küçük yaşta yazmaya başlamış ve hala oldukça genç. Mitolojiye değişik bir bakış açısı getirmiş. Kitapta,  ölümün bir son değil, bir başlangıç olabileceği, sonsuz yaşamın sanıldığı gibi sonsuz bir haz vermeyebileceğine dair mesajlar var. Bazılar direk. Bazıları dolaylı.

Kate’in tesleri geçeceğini söylemek abes olmaz sanırım. Bu herkesin tahmin edebileceği bir bilgi. Fakat yine de okurken, heyecan yapıyor insan. Artı Kate ve Henry mutlu olsun, romantik takılsınlar istedim ben şahsen. Diğer kitapların özetleri böyle bir romantizm görecekmişiz sinyali vermiyor ama belli de olmaz :)

Henry ve Kate’in ilişkisi bu kitapla başlıyor. Diğerlerinde ne göreceğimizi henüz bilmiyorum. Gerçekten birbirlerine sonsuza kadar aşık mı kalacaklar? Sonsuz hayatın durağan ritminde, birbirlerine kalben ihtiyaç duyacaklar mı? Bunların cevaplarını serinin ilerleyen bölümlerinde bulmayı umuyorum. Mitolojiye, doğa üstü güçlere ve mistik olaylara meraklıysanız alın okuyun derim. Ben sıkılmadıysam kimse sıkılmaz diye düşünüyorum :)

Rüzgarla Gelen

Mart 9th, 2013

Dokunaklı, komik ve Bommarito kız kardeşlerinin nefis dev top kekleri kadar karşı koyulmaz olan Rüzgârla Gelen, aile ile affetme, anneler ile kızları ve en değerli şeylere hâlâ sımsıkı tutunurken ileri bakma bilgeliğini edinme hakkında bir roman. Bommarito kız kardeşlerin annesi River’ın açık kalp ameliyatı olması gerekmektedir. Aile pastanesini işletmeleri, erkek kardeşleri ve rahatsız olan büyükannelerine bakmaları için onlara evde ihtiyaç vardır.

Ama eve dönüş, sırları ve Bommarito’ların gömülü tutmayı tercih ettikleri acıları Isabelle’in kaçışı ve erkeklerle yaşadığı ilişkileri, Janie’nin obsesif kompulsif rahatsızlığı ve Cecilia’nın kendine zarar veren öfkesii açığa çıkarmaya başlar. Henry’ye göz kulak olmak ve iş yapmayan pastanelerini kurtarmak için birlikte çalışan Isabelle ve kız kardeşleri, varlığından hiç haberdar olmadıkları sorulara yanıtlar, çocukluk yaralarını sarmak için beklenmedik yollar ve mutluluk konusunda şaşırtıcı yeni şanslar yakalama cesaretini bulmaya başlar.

 

Kitap sitelerinde zaman zaman gördüğüm ama almakta tereddüt ettiğim bir kitaptı ‘Rüzgarla Gelen’. Orjinal adı Henry’s Sisters – Henry’nin kız kardeşleri. Bu şekilde çevirilseydi belki de yeteri derecede vurucu bir etki bırakmayacaktı. Kitap iddiasız. Bu demek değil ki, güçlü bir anlatımı yok. Kitap iddiasız bir iddia taşıyor. Nasıl mı? Kitap sitelerinde çok satanlarda değil belki. Sessiz ve derinden sarıyor okuyucuları. Okuyanı çarpan bir etkisi var. İsmi gereği ben bir aşk kitabı zannettim. Fena halde yanılmışım. Bu bir aile hikayesi. Geçmişiyle barışma, kendini keşfetme ve yeniden yaratma öyküsü.

Rüzgarla gelenin anlatımı sade ve akıcı. Çevirisi çok özenli ve düzgün. Bunun ne büyük sıkıntı olduğunu son zamanlarda daha iyi anlıyoruz. Bazı büyük yayınevleri okuyucuya değil, kendilerine bile saygı duymayarak yarım yamalak yanlış çevirileri basıyor. Google çeviri kullansanız daha az yorulursunuz o derece.

Rüzgarla Geleni okurken birden fazla duyguyu yaşamak mümkün. Ben bir paragrafta ağlarken, bir diğerinde kahkaha atıyordum. ‘Yüreğine dokunmak’ tabiri bu kitabın satırlarında yeniden hayat buldu,  somutlaştı. Elimden bırakamadım ve sonunu merak etsem de, bir yanım bu yolculuğun hiç bitmesini istemedi.

Karakterlerin hayat hikayeleri hem çok acıklı hem de aynı zamanda traji komik. Korku romanları yazan, iyi kazanan bir yazar Jane ama kendi yarattığı karakterlerden korkuyor. Takıntılı, ürkek ve kırılgan olmasına rağmen güçlü bir kadın. İçindeki öfkeyi ve yalnızlığı dindirmenin yolunu cinsellikte arayan, kendini çeşitli tehliklere sokan İsabelle. Kendine ilk ilgi gösteren erkekle evlenmiş obezite ve kontrolsüz öfkesiyle mücadele edemeyen Cecillia. Her ikisinde de farklı farklı arızalar olan Cecillianın kızları. Kendini ünlü bir pilot sanan anneanne ve Henry. Bütün ailenin yumuşak noktası, içlerini umut ve sevgiyle dolduran, koşulsuz, hesapsız seven Henry.

Annelerine gelince her anne gibi çocuklarını korumak için sınır tanımayan, çok seven ama şartlar gereği belki de sevdiğini göstermekte başarılı olamayan bir kadın. Geçmişe dönüşlerde anlatılan olaylar, karakterlerin bugün oldukları kişileri aydınlatıyor. Çok zor günler geçiren Bonmorito ailesi, açlık sınırına kadar gelmiş. Bu durumlar anlatılırken içinizde bir hüzün oluşuyor. Ancak yazar asla duygu sömürüsüne, acındırmaya girmiyor. Bütün o trajik olayları, yalın gerçekler olarak aktarıyor. Elbette ki, okudukça aydınlanıyor, anlamlandırıyor ve karakterlerin bugünkü yaşantıları ve yaptıklarına hak veriyorsunuz.

Henry ile ilgili detay vermek istemiyorum çünkü okunması gerek ama Henry bize unuttuğumuz, görmezden geldiğimiz ve çoğu zaman toplum dışına itilen bireylerin de, orada olduğunu hatırlatıyor. Oradalar ve bizden ilgi ve anlayış bekliyorlar. Topluma kazandırması zor olmayan bireylerin, belki de kendi çifte standartımız yüzünden, sosyal bir yaşam sürmekte zorlandıkları gerçeği, direk olarak yüzümüze çarpıyor.

Tür olarak kadın okuyucuyu hedeflediği belirtilse de, bence bu aile hikayesini herkes okuyabilir. Aileni, kendini, sevdiklerini affetmenin önemini, fedakarlığı vurguluyor Rüzgarla Gelen. Didaktik olmadan, zorlamadan, yormadan, sıkmadan hem de.

Kitabın ben de uyandırdığı genel his, birden fazla aslında. Yine tek birini söylemek gerekirse; içindeki iyi yönleri ortaya çıkarıp, hayat gülümsemeyi başarabilmeli insan. Geçmişimiz, bugünümüz etkilese de buna tutunup, geçmişle yaşamanın bir anlamı yok. Özetle çok güldüm, çok ağladım ve çok beğendim. Rüzgarla Gelen çok uzun zamandır okuduğum en güzel kitap diyebilirim.

Önce bana bu kitabı mutlaka okumalısın diyen sevgili arkadaşım Pudra Tozuna ve bize bu kitabı kazandırdıkları için Ephesus yayınlarına çok çok teşekkür ediyorum. Ben çok keyif aldım okurken. Herkese şiddetle öneriyorum. Online satın almak için buraya tıklayın. Hazır indirim varken, yayınevinin başka kitaplarına da göz atmak isteyebilirsiniz. Keyifli okumalar. Okuyanın geri dönüşlerini merakla bekliyorum. Bunu da eklemeden geçemedim.