Beni Bulun/Michelle Knight

Nisan 10th, 2016

Image and video hosting by TinyPic

Gerçek Bir Yaşam Öyküsü
1 EV, 3 KADIN, 11 YILLIK ESARET
BENİ BULUN
ÇÜNKÜ BU SİZİN DE HİKÂYENİZ OLABİLİR
2002 yılında kaybolduğumda pek çok kişi bunu fark etmemişti bile. Yirmi bir yaşındaydım; adres sormak için bir markete uğrayan genç bir anne…
On bir sene boyunca kilit altında tutuldum, türlü işkencelere maruz kaldım. Bu, hayatımın halihazırda bildiğiniz kısmı olabilir fakat daha bilmediğiniz çok şey var.
-Michelle Knight-
Michelle Knight 2002 yılında, Ariel Castro isimli bir okul servisi şoförü tarafından kaçırıldı ve on yıldan uzun bir süre taciz, tecavüz ve işkenceye maruz kaldı. 2003 yılında Amanda Berry, 2004 yılında da Gina DeJesus tutsak olarak Michelle’e katıldı. 6 Mayıs 2013’te bir fırsatını bulup tutsaklıktan kurtulmalarının ardından, bu olay dünyada büyük yankı uyandırdı. Şimdi ise binlerce kişinin merak ettiği konu şu: O evin içinde neler oldu ve üç kadın akıl almaz işkencelere dayanacak gücü nasıl buldu?

Üç genç kızın ne istediği belli olmayan bir ruh hastası tarafından kaçırılıp yıllarca, yıllarca fiziksel – psikolojik işkenceye maruz kalmalarının hikayesi ‘Beni Bulun’ Kitabı okurken olanlara inanamadım. Kendi istekleriyle ortadan kaybolmadıkları çok belli olan bu kızların ip uçları bu kadar açık ve net bir şekilde ortadayken bulunamayışları sinirlerimi bozdu. Kızların tutsak edildikleri ev yaşadıkları mahalleden fazla uzak değildi. Buna rağmen bulunamadılar. Çünkü kimse aslında konuyla ilgilenmedi. Asıl sarsıcı olan bu. Olayın olduğu bölge fakir bir mahalle ve kimsenin çok da umurunda olmayan insanların yaşadığı, yoksulluğa, suça ve benzeri olaylara insanların kafalarını çevirip geçtikleri bir semt.

Michelle’in hayatının kaçırılmadan önce de günlük güneşlik olduğunu söyleyemeyiz. Onu kimsenin aramaması da bunun bir delili. Çocukluğundan itibaren çok acılar yaşamış, çok sıkıntı çekmiş. Oysa Amanda ve Gina’nın ailelerinin kanlarının son damlasına kadar kızlarını bulmak için çabaladıklarını okuyoruz.

Kızların kurtulmasında büyük payı olan siyahi komşuya röportajda soruyorlar. ‘Bir terslik olduğunu nereden anladın?’ Diye. Adamın cevabı yaşananlar kadar acıklı. ‘Sarışın beyaz bir kız, zenci bir adama doğru koşuyorsa bir sorun var demektir.’

Çarpıcı kelimesi yaşanılanları anlatmaya az kalıyor. Kitabın dilinde edebi bir değer ya da etkileyici bir kurgu yok. Yazar başından geçenleri her hangi birine anlatır gibi anlatmış. Bu kadarı bile sinirleri alt üst etmeye yetiyor. Kalbinizin aynı anda üzüntü ve öfke ile dolmasına sebep oluyor. Yaşanmış olayları okumaktan hatta ders çıkarmaktan hoşlanıyorsanız okuyun derim.

Kocan Kadar Konuş

Nisan 13th, 2015

Herkese merhaba dönüşümü beni çok eğlendiren bir kitap tanıtımı ile yapayım dedim. Şebnem Burcuoğlu geçen senenin en çok satan kitaplarından birine imza attı. Belli bir yaşı geçen her kadının çevresinde duyabileceği sorulara ve karşılacağı baskıları eğlenceli bir dille anlatıyor. Evlenmeyi başarılması gereken bir görev olarak gören, bu uğurda her yolu mubah gören kadınların var olduğunu biliyoruz. Bazılarına göre gerçekten kocan varsa varsın. Efsun bu grubun ve bu tarz düşüncelerin çok uzağında 30’una henüz merdiven dayamış entelektüel, dış görünüşüne çok takılmayan zeki bir kız.Son yaşadığı hayal kırıklığı sonrası belki de bu kadar insanın bir bildiği vardır diyerek, kendini baştan yaratarak evlenme yoluna girmeye karar veriyor. Ancak alışmadık bünyede tepkimeye yol açan bu haller Efsuna fazla geliyor ve komik hallere düşüyor :) Tüm bu arayış esnasında tesadüfler sonucu lise aşkı Sinanla karşılaşıyor ve kendi olmakla, olmaya çalıştığı kişi arasında kalıyor.

Çok satmasından dolayı kitabın edebi değeri, dili falan tartışılabilir ama bence gerek yok. Ben okurken çok eğlendim. Yaklaşık 2 saatte bitebilecek kolay okunan, hafif bir kitap. Türkçe çiklit örneği kabul edebiliriz sanırım. Hatta öyle. Sophie Kinsella, Maria Keyes yapınca oluyor da, Türk kızı yapınca olmuyor mu? Olmuş efendim hem de çok komik olmuş. Filmini de oldukça övüyorlar ama henüz izleme fırsatım olmadı. Benim bu aralar gülmeye ihtiyacım vardı ve bu kitap da bana istediğimi verdi. İkinci bölümü de çıkmış. Efsun ve Sinan’ın hikayesinin nasıl devam edeceğini merak ediyorum. Onu da okuyacağım en kısa sürede. Özetle okuyunuz, gülünüz tavsiyemdir :)

Eldivenler Hikayeler – Murathan Mungan

Mayıs 23rd, 2014

 

‘Onu hiç tanımadım, ama hala seviyorum’

Eldivenler- Hikayeler; Murathan Mungan’nın biribirinden bağımsız 10 hikayesinin yer aldığı bir kitap, bir solukta okunacak türden. Ben yazarın tarzını anlatımını, kelimlerle dansını hep çok sevmişimdir. O yüzden benim için her bir cümle, her bir hikaye son derece değerli.

Kitabı almamı sağlayan ‘Eldivenler’ hikayesi oldu. İçine kapanık bir adamın, bir anlamda görücü usulü ile evlendiği karısıyla geçmişini ve duygularını tahlil etmesini, zaman geçtikçe ona daha çok bağlanan eşinin gözünden anlatılıyor bu öykü.

Geçici Kesinlikler kitabın son ve en çarpıcı hikayesi. Birbirini hiç görmeyen ama görmüş olsalardı kesin beraber olacak iki kişi, bir yokuşun bir başında, biri diğer ucunda. Biri aşağıdaki yolu kullanırken, diğeri yukardakini kullanıyor. Birbirlerine çok yakın olduları halde, hep teğet geçiyorlar.

Kaset ise kitapta sevdiğim bir diğer hikaye. Gazetici bir kadının kendi yaptığı röportaj kasetini asistanının değil de, kendisinin çözmek zorunda kalmasıyla, kendinden bile gizlediği bir gerçek ortaya çıkıyor. Arkadaşım dediği insanla ilgili farkına varmadığı negatif bir hissinin olduğunu anladığında, bu gerçek içini acıtıyor.

Kitaptaki kalan hikayelerde güzel ama beni en çok etkileyen bu üçü oldu. Sizde özellkle ‘Çağdaş Türk Edebiyatı’ seviyorsanız, hiç düşünmeden mutlaka alın. Ama söylemeliyim; eğer çiklit, romans türü kitaplara alışıksanız dili size biraz sıkıcı gelebilir. Bunu severseniz eğer ‘3 Aynalı 40 Oda’ ve ‘Kadından Kentler’ kitaplarını da öneririm.

NOT: Ülke gündemi hala karmakarışık, kimsenin içinden gelmiyor belki kalem oynatmak, ama yavaş, yavaş hayata devem etmek gerek. Epey beklettim bu yazımı da. Daha ‘aydınlık’ günlerde. Daha neşeli yazılarda görüşürüz umarım.

Başkaldıran Kurşun Kalem – Ferhan Şensoy

Şubat 19th, 2014

bir ırmak kıyısında doğdum ben
bu yüzden
bir ırmak romandır bu özgeçmişsel
hem el yazması
elle tutulan
elde var ikinci cilt
sapını gülle donattığım kalem
başkaldırıyor
kurşun olarak dağlardan geliyor ırmak.

Ferhan Şensoy’un seri olarak yayınlamayı plandığı biyografisinin ilk kitabı ‘Kalemimin Sapını Gülle Donattım’ı okumuş ve çok beğenmiştim. Çok güldüğümü, çok eğlendiğimi ve bugünün önemli isimlerinin de gençlik yıllarına az da olsa ışık tutması açısından, merakla okuduğumu hatırlıyorum. Kitabın sonunda Ferhan Şensoy usta bu otobiyografik romanın devam edeceğini söylemişti. Ancak bu kadar uzun süreceğini kimse tahmin etmedi.

11 yıl sonra gelen devam kitabı Başkaldıran Kurşun Kalem yine çok keyifli. Bu kadar uzun zaman beklemeye değdi mi? Tartışılır. Ferhan Şensoy’un satırlarında gezinirken, bir dönemede şahit oluyorsunuz. Bahsettiği ve ne yazık ki artık var olmayan mekanları görme istediği uyandırıyor bu satırlar.

Benim kişisel olarak dikkatimi çeken, her iki kitapda da eski eşi Derya Baykaldan bahsetmiyor. Belki o yıllarda Derya Hanım henüz hayatına girmemiştir. (öyle tahmin ediyorum) Okurken; Ferhan Şensyon ustanın tiyatroya olan sevdasını tekrar, tekrar anlıyor, bu tutkuyu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Ferhan Bey’in anneannesi Rukiye Hanım başlı başına bir karakter. O kadar sevimli ki; herkesin biraz kendi anneannesi-babaannesinden bir şeyler bulabileceği, klasik anadolu kadını :) Ferhan Şensoy’un 70’li yıllarda yaşadıkları, anlattıkları ve olanlar sanki bugün yaşadıklarımız bir versiyonu. Ya da ‘ön habercisi’ gibi. Taksim Meydanında çıkan olaylarda ölen, politikayla uzaktan- yakından alakası olmayan arkadaşı Ercüment benzerlerinden sadece bir tanesi değil mi?  Ercüment sevdiği kızın ısrarıyla oraya giden ve o kızı etkilemek isteyen, belki karşılığında romantik dakikalar bekleyen heyecanlı bir gençtir sadece. En büyük hatası, yanlış zamanda, yanlış yerde bulunmaktı. Aşık olmak gibi büyük bir suç işlemişti.

“şu an taksim’de korkunç bir patlama oldu. saat dokuzu çeyrek geçiyor. radyoda oyun havaları var. demek ki devletin bütünlüğü yerinde. korkunç bir patlamaydı. ruhun çınlasın ercüment, tam senin öldüğün yerden geldi ses. acaba maocular mı, leninciler mi? yarın hürriyet’te okuruz.

Bu satırlara bakıpta, bütün bir kitabın bu şekilde ilerlediğini sanmayın. Burası çok küçük bir bölümü. Hiç karamsar değil. Otbiyografik-roman mı denir bu türe emin değilim. Ama usta bu otobiyografik anlatımı 5 kitaplık bir seri olarak planladığını söylemiş bir yerlerde. Umarım diğer kitapları okumak için bir 10 yıl daha beklemeyiz.  Öyle olursa buna ne kendisinin ne de bizim ömrümüz vefa eder :) Belki bir sonraki kitabı yazarken, kavuğu kime devredeceğini de bulur büyük usta ve böylece ardı arkası kesilmeyen sorulara da bir nokta koyar. Başkaldıran Kurşun Kalemi severek okuduğumu belirtip, diğer kitapları da merakla beklediğimi söylerek, yazımı burada bitiriyorum :)

Fannie Flagg – Yaprak Suya Düşünce-

Aralık 5th, 2013

Eski bir güzellik kraliçesi olan Margaret Fortenberry’nin dışarıdan bakıldığında mükemmel gibi görünen, aslında hayal kırıklıklarıyla dolu hayatının parçalarını birleştirmeye hazır mısınız?  Yaprak Suya Düşünce, zarif yaşam biçiminin gittikçe kaybolduğu bir dönemde yapayalnız ve cesur bir kadının kendini bulma, rüyalarını gerçekleştirme ve zorluklarla baş etme öyküsünü sürprizlerle dolu, samimi ve mizahi bir üslupla sergiliyor.

Bu kitabı D&R öylesine bakınırken gördüm. Bir bakayım içine dedim. Spoilera girmez sanırım semazenler ve Türkiye lafı geçiyordu içinde. Yazarın kim olduğuna, arka kapak yazısına falan bakmadan almaya karar verdim. Kızarmış Yeşil Domatesler filmini ve hikayeyi ne kadar sevdiğimden bahsetmiştim. Bu kitapta aynı yazar tarafından kaleme alınmış. Bilmeden geçmişin ayak izlerini takip etmişim. Hani hafızasını kaybededer karakter ama kalbi yine onu aynı yere, aynı kişiye götürür ya onun gibi.

Öncelikle kitabın tanıtım yazısındaki ilk cümle son derece yanıltıcı. (O, sadece gerçeği istiyordu… katil ise onu yok etmeyi…) Okumayan aldanıp, polisiye bölümler bekleyebilir. Kitap arka kapağındaysa böyle bir cümle yok. Maggie artık hayatta yapacak hiç bir şeyi kalmadığını düşünüp, kendisi için kusursuz bir intihar planı hazırlıyor. Herşeyi planlıyor… En ince detayı bile atlamıyor… Fakat yapmak istediği sessizce gitmek olunca; bu durumu bozacak engeller planı ertelemesine sebep oluyor. Büyük acılar, büyük bir depresyonda olduğunu söyleyemeyiz. Ama yıllarca yaşadıkları ve biriktirdikleri, pişmanlık olarak geri dönüyor Maggie’ye. Basitçe daha fazla bu dünyada kalmasına gerek olmadığını düşünüyor.

Elbette süreçte planını ertelemesine sebep olan olaylar, onun bu kararını yeniden gözden geçirmesine sebep oluyor. Yaprak Suya Düşünce kitabın orjinal ismi ile alakası olmasa da son derece güzel bir başlık seçimi olmuş. Bir kitap ismi ancak bu kadar güzel anlatabilirdi kitabın içeriğini. Yaprağın suya düşmesi kadar naif ve zarif bir hikayesi var. İnceliklerin sadece ölçü birimi olarak kaldığı, temel nezaket kurallarının bile bazen görmezden geldiği günümüzde, kibar ve asil bir kadının hayatın hoyrat ritmine ayak uydurma çabası ve bunu yaparken içinde bir şeylerin kırılmasına şahit oluyoruz.

Hikaye başlarda biraz durağan ve biraz zorlanabilirsiniz okurken. Ancak sonlara doğru sürpriz bir yan hikaye ile biraz daha eğlenceli ve merak uyandıran bir hal alıyor. Bu kitapla ilgili araştırma yaparken doğru düzgün bir yoruma rastlayamadım. Hak etmediği kadar geri planda kalmış diye düşündüm. Yine söylüyorum son derece zarif bir kitap. Vikipedi de yoktu ben ekledim. Sadece iki kişi okudum olarak işaretlemiş benim dışımda. Halbu ki yazarın ülkemizde basılan ilk kitabına daha fazla talep olmalıydı. Aslında ilk çevrilen kitabı bu olmamalıydı bana göre ama yayıncının tercihine karışamayız.

Özetlemek gerekirse, ben sevdim konuyu da, kurguyu da. Yine de 20li yaşların başındaki okuyuculara çok önermiyorum. Bence bir parça daha yaşanmışlık gerekiyor kitabı özümseyebilmek için. Elbette bu durum kişiye göre değişir. Bu benim kişisel fikrimdir. Yaşlanıyorum sanırım :)

 

Şans Bilekliği – Cathy Lamb

Kasım 26th, 2013

Uzun zamandır obeziteyle mücadele eden Stevie Barrett, neredeyse hayatını kurtaracak bir operasyon geçirmek üzere, tekerlekli sandalye eşliğinde ameliyathaneye götürülür. Operasyonun ardından hırıldamadan yürümeyi başarabilen, kendi kendini iyileştirmek için bir bahçe yetiştiren ve tahtadan muhteşem sandalyeler yaparak onları boyayan yepyeni bir Stevie doğar.  Fakat hayatında değişen onca şeye rağmen, aynı kalan ufak birkaç detay vardır. Stevienin utangaçlığı, yakasını bırakmaya pek niyetli değildir. Bu nedenle, yakışıklı komşusuna duyduğu ilgiyi gizlemek zorundadır. İşler tıpkı onu küçük bir kızken yanına alan ailesinde olduğu gibi, çalışmakta olduğu hukuk bürosunda da yolunda gitmemektedir. Üstelik bir zamanlar en iyi arkadaşı olan kişi, verdiği kilolar yüzünden kendisine farklı davranmaya başlamıştır.

Rüzgarla gelenin yazarından yüreklerimize dokunan başka bir hikaye daha.  İlk kitabını elimden bırakamayacak, bitmesini istemeyecek kadar çok sevmiştim. Dolayısla dilimize kazandırılan ikinci kitabını, büyük bir heyecan ve merakla karşıladım.

Kitabın kapak tasarımı çok güzel ancak fazlasıyla aldatıcı. Kitabın konusu ile ilgisi yok. Yine de pazarlama adına çok başarılı bir düşünce olduğunu söylemeliyim. Sonuçta önemli olan kitabın içeriği.

Stevie’nin annesi şizofren ve bir gün kendisi ve kızkardeşini arabaya atıp nehire götürüyor. Kendisi ve küçük kızı boğuluyor fakat Stevie kurtuluyor. O günden sonra hiç bir zaman sağlıklı, mutlu bir insan olamıyor. Bir taraftan ‘hayatta kalma suçluluğu’ (survival guilt), bir taraftan annesinin hastalığının kendisinde belirme ihtimalinin korkusu ve elbette yaşadığı acılar onu kontrolsüzce yemek yemeye itiyor. Elbette onu küçük yaşta yanına alan teyzesinin kocası da hayatını kolaylaştırmak için bir şey yapmıyor. Kitapta enişte öyle iğrenç bir karakter ki; zerre empati duymuyorsunuz. Herşeyi kendinin bildiğini zanneden, sırf erkek olduğu için kendini eşinden ve çocuklarından üstün gören, faydasız adamın teki.

Cathy Lamb okurlarını ‘rahatsız etmekten’ çekinmeyen bir yazar. Bu ne demek? Pek çok kişinin görmezden geldiği, yok saydığı konu ve kişileri ele alıp, sizi düşünmeye itiyor. Pembe rüyalar, beyaz düşler kurdurmuyor belki ama anlattıklarıyla başka hayatlara ışık tutuyor. Aynı kitapta hem beslenme ve yeme bozukluklarının her iki türünü ve insanın sağlığını, psikolojisini nasıl etkilediğini aynı zaman da şizofreni denen psikoz aşamasında hastalığı anlatıyor.

Karakterlerin geçmişinde çok fazla acı ve bunun getirisi olarak ciddi travmalar var. Ancak yazar bütün bunları anlatırken; size bunları yalın gerçekler olarak sunuyor. Biraz üzülebilirsiniz bunda sorun yok ama acımayın ve destekleyin mesajı veriyor. Bunlar elbette benim kişisel çıkarımlarım.

Özetle Catyh Lamb ne yazsa okunacaklar listesinden yerini aldı benim için. Bu arada bu kitap kesinlikle çiklit bir kitap değil. Ben kahkahalar atmadım okurken, ağlamadım da. Dediğim gibi ele aldığı konular bakımından okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. Sona doğru bazı kısımlar biraz zorlama-doldurma olsa da, yine de kitabın bütünü içinde rahatsız etmiyor.

Fatih Murat Arsal – Nefretten Sonra

Ekim 15th, 2013

Fatih Murat Arsal, Pudra Tozu sayesinde haberdar olduğum bir yazar. Nefretten Sonra için bir hediye projesi vardı. Ben de yardımcı oldum. Özellikle bu süreçten sonra, yazarı ve kitaplarını çok merak eder oldum. Ancak türe çok aşina olmadığımdan mesafeli yaklaştığımı söylemek zorundayım. Neyse nihayetinde arkadaşım elindeki fazla bir kopyayı bana yolladı. Okumaya başladım.

Kitap ilk anda aksiyon sahnesi ile beni içine çekti. Birden heyecanla ne olacak acaba diye beklemeye başladım. Doğan ve Tamer’in sözcüklere çok gerek duymayan arkadaşlığı beni gülümsetti.  Sonra Natalia ile tanıştık… Güzel ve öfkeli Natalia… Başına gelenler için Tameri suçlasa da içten içe görünenden daha fazlası olduğunu bilyordu. Belki de yaşadığı büyük trajediden sonra hayata tutunmak için nefrete ihtiyacı vardı.

Natalia, babasının ölümüne sebep olduğunu düşündüğü Tamer’den intikam almaya yemin etmiş, bunun için de kafasında türlü türlü planlar yapan küçük bir kız. Aşk ve nefret arasında ince bir çizgi var derler. Ya da ‘Büyük aşklar nefretle başlar’ her ikisi de birbirinin zıttı olsada, diğer bütün duygulardan daha güçlü olan, bu iki hissin her an birbirine dönüşmesi muhtemel.

En başta Tamer’den etkilenen Natalia çocukluktan genç kızlığa geçiş sırasında, tanımlayamadığı duygular hissediyor. Bu kısmı sevdim. Sürekli güzelliğine vurgu yapılsada, Natalia’nın pek umurunda değil bu durum. Tamere karşı güçlü bir fiziksel çekim hissetse de önce bunun  adını koyamıyor. Biraz daha büyüyüp, kendini ve bedenini tanıdıkça bunun cinsel çekim olduğunu kabul ediyor. Fakat asıl kabul etmek istemediği, bu hissettiklerinin cinsel bir etkileşimden çok daha fazlası olduğu.

İnsanın hayatında yaşadığı büyük bir felaketin, hayatının aşkına giden kapıyı açması da ancak kitaplarda olur. Bu anlamda Nataliayı biraz kıskandığımı söylemeliyim. Natalia, nefretini söndürüp, kendine ve mutluluğuna bir şans veriyor mu? Tamere karşı olan hisleri ile başa çıkabiliyor mu? Okuyun ve görün derim. Bana bu kitabı gönderen canım arkadaşıma tekrar, tekrar teşekkür ediyorum.

Aşk romanı severim ama Türk yazar okumam diyorsanız, bir şans verin derim. Yazarın kemikleşmiş ciddi bir hayran kitlesi var. Benim hem merak edip, hem de okumaya cesaret edemediğim 700+ sayfalık ‘Yalnız Gözlerin İçin’ kitabı için sayfa sayısını az bulduklarını duydum. :) 1.000 sayfa yazsın yine okuruz diyorlar. Bir erkeğin satılarından, bir kadının aşkını ve nefretin okumakta ayrıca ilginçi. Bunun için bile okunur.

Amor Towles – Beklediğim Sendin

Eylül 4th, 2013

Image and video hosting by TinyPic

KONUSU: Yirmi beş yaşındaki Kate Kontent 1937 yılının son gecesini oda arkadaşıyla beraber Greenwich Village’daki ikinci sınıf bir caz kulübünde geçirmektedir ve ikisi, ceplerindeki toplam üç doları mümkün olduğunca idareli kullanmak zorundadırlar. Masmavi gözlere ve etkileyici bir gülüşe sahip yakışıklı bankacı Tinker Grey kulübe gelir ve yanlarındaki masaya oturur. Bu tesadüfi tanışma ve şaşırtıcı sonuçları, Katey’yi Wall Street firmasının sekreter odasından New York sosyetesinin üst basamaklarına ve Condé Nast’ın yönetici ofislerine; kıvrak zekâsı ve kendine özgü soğukkanlılığından başka dayanak bulamayacağı seçkin ortamlara taşıyan bir yıllık yolculuğun başlangıcı olur.


Beklediğim Sensin de yazar sizde seçkin konukların olduğu, özel bir partiye davet edilmiş hissi uyandırıyor. Kate Kontent ve arkadaşı Eve ve çevrelerinde gelişen olaylara tanıklık etmemize izin veriyorlar. Hayatın onları nereye sürükleyeceğini bilmeden yaşayıp gidiyorlar. Ancak bir dönüm noktası her ikisinin de hayatını kökten değiştiriyor. Hem çabuk, hem de yavaş. Hem bilerek hem de hissettirmeden. Hiçbiri Tinkerla tanışmalarının hayatlarını ne yönde değiştireceğini blemezdi. Kate hayatın size bir seçenek sunmak zorunda olmadığını söylüyor. Ancak zaten Kate’in attığı her adım bir seçenek. Seçtiği yol, edindiği arkadaşlar, verdiği kararlar. Beklenenin aksine onu hep bir basamak yukarı taşıyor. Eve’in hevesi, hercailiği yok belki Katede ama onu özel kılan farklı karakter özellikleri var. Hazır cevaplığı, zekası, olaylar karşısında ki soğukkanlı tavrı Katei özel kılan sebeplerden sadece bir kaç tanesi. Aslında herkes kişisel tarihini yazıyor, yaşıyor. 1930’larda Amerikada büyük bir ekonomik kriz vardı. Yaşananlar da bu gerçeğin etrafında dönüyor. Ama karakterlere bakınca sorsanız 1937’nin en önemli olayı nedir diye? Her biri  kendi hayatından bir kesit sunacaktır anı olarak.

Image and video hosting by TinyPic

 ”Önce çabucak bir şey söyleyeyim size: İster öfke veya kıskançlıkla, ister utanç veya kızgınlıkla tetiklenmiş olsunlar, duyguların coştuğu bu anlarda ağzınızdan çıkacak söz size kendinizi daha iyi hissettirirse, muhtemelen söylenmemesi gereken bir şeydir. Hayatta keşfettiğim en önemli sözlerden biridir bu. Artık benim işime yaramadığına göre sizde kalabilir.”

Kitap sitelerinde gördüğüm, çıkmasını ve indirime girmesini merakla beklediğim bir romandı ‘Beklediğim Sendin’ işin komik yanı kitabını yazarını, kitabın ismi sanmamdı : ) Daha da ilginç olansa yazarın bir erkek olması. Bir kadının hikayesi bir erkeğin gözünden anlatılıyor. Herkes çok başarılı bulmuş. Ufak tefek eksikler dışında ben de çok beğendim anlatımı. Tek kusuru betimlemelere, tasvirlere fazla yer veriyor oluşu. Eminim  yazar bütün iyi niyetiyle hayal gücümüzü harekete geçirmek ve anlatmak istedğini gözümüzde net bir şekilde canlandırmak istemiş. Bu zorlama geldi biraz. Bu sebepten değil belki ama iki kere okunabilecek hatta okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ben keyif aldım okurken. Dediğim gibi sadece özel konukların katıldığı, seçkin bir partiye davet edilmişim gibi hissettim. Bence siz de bu saygın toplulukta yerinizi almak istiyorsanız kitabı alın ve okuyun. Tavsiyemdir ;)

 

Beth Pattillo – Jane Austen Hayatımı Mahvetti

Ağustos 26th, 2013

Image and video hosting by TinyPic

Jane Austen kitplarına hayran ve konuda uzman bir akademisyen Emma. Aşka, romantizme inanmaktan öte bir imanla bağlı resmen. Jane Austen onun kahramanı ve elbette kitapları ve karakterleri de, Emma’nın hayatını bir parçası. Hem işi gereği, hem de duygusal anlamda Austen sevdalısı bir kadın.

Fakat idolü onu yüz üstü bırakıyor. Gerçek hayattaki ilişkilerin sığlığı, kocasını ve asistanını mutfak masasında bastığı anda, yüzüne tokat gibi çarpıyor. Evden ayırlıyor ama ayrılmadan önce o masayı neden yakmıyor onu merak ettim :)

Erkeklerin köküne kibrit suyu diyoruz bu noktada :) Yine de içimizden Jane Austen erkekleri hariç diyoruz. Emma kalbi kırık, gardı düşük, İngiltere yollarına koyuluyor. Tek gayesi var Jane Austen’in yalancı olduğunu kanıtlamak. Elbette bunu nasıl yapacağına dair tam bir fikri yok. Kuzeninin evinde çok eski bir arkadaşıyla karşılaşıyor. Geçmişi, anıları, hataları bir kez daha karşısında dikiliyor. Arkadaşlarının uyarılarına rağmen evlenmesi, hayatı bir Jane Austen romanındaymış gibi sürdürmek istemesi… Sonrasında yaşadığı derin üzüntü ve hayal kırıklığı…

İşte dönüp dolaşıp, dizilerin, kitapların, filmlerin en tehlikeli yan etkisine geliyoruz. Var olmayan ve olmayacak bir aşkı ve mükemmel erkekleri hayal etmemizi sağlıyorlar. Dahası varlıklarına inandırıp, bir ömür öyle bir adamın karşımıza çıkmasını beklememize sebep oluyorlar. Olmaz ama :) Nerede bir Mr. Darcy, Mr. Bingley ya da Dawson, Damon : ) Ya da Choi Hyan Kul. Hepsini es geçip sonuncusuna razı olabilirim ben :)

Peki Emma Jane Austen’in yanıldığını kanıtlayabiliyor mu? Aşk gerçekten yok mu? Yoksa sanat, hayatı taklit eder kavramı nereden çıktı? Bunların üçü bir çelişki midir? : ) Okuyun ve görün diyorum. Eğlenceli ve sevimli bir kitap. Bir çırpıda okunup bitiverecek cinsten.

Tanrıça – Aimee Carter

Temmuz 12th, 2013

Image and video hosting by TinyPic

Kate’in hayatı, en başından beri yalnızca kendisi ve annesinden ibaret olmuştur ancak şimdi annesi ölmek üzeredir. Peki ya son isteği? Çocukluğunu geçirdiği eve geri dönmek. Bu nedenle Kate bir yandan annesinin sonbaharı çıkaramayacağından endişelenirken, diğer yandan da hiçbir arkadaşı ya da akrabası olmayan bir yerde yeni bir okula başlayacaktır.
Sonra Henry ile tanışır. Karanlık, ıstırap dolu ve büyüleyici biri olan Henry, Ölüler Diyarı tanrısı Hades olduğu iddiasındadır. Üstelik, bir anlaşma yapmanın karşılığında, tabi tutulacağı testi geçene kadar Kate’in annesini hayatta tutacaktır.
Kate, Henry’nin çıldırmış olduğundan emindir. Ta ki ölü bir kızı hayata döndürdüğüne tanık olana kadar. Artık annesinin hayatını kurtarmak gözüne delicesine mümkün görünmektedir. Testleri geçmeyi başardığı takdirde Henry’nin gelecekteki eşi ve bir tanrıça olacaktır. Fakat başarısız olursa…

Kate annesi ile büyümüş babasının hiç tanımamış 18 yaşında bir genç kızdır. Annesinin hastalığı yüzünden hayatı ev ve okul ekseninde geçmiş ve hayatı hep bilinmeyen bir geleceğe ertelemiştir. O gelecekte annesini olup, olmayacağı ise kesinlikle düşünmek istemediği bir konudur.

Annesi yıllardır kanser hastalığı ile mücadele ediyordur. Fakat artık çok az zamanı kalmıştır. Ölmeden önce son dileği, çocukluğunu geçirdiği kasabaya-eve geri dönmektir. Kate annesin bu kuş uçmaz, kervan geçmez kasabaya getirir. Günlerin aynı kasvetle geçmesini izler.

Arkadaşımın bana doğum günü hediyesi olarak verdiği kitabı, modemimin bozulduğu bir günde nihayet okumaya başladım. Başta pek seveceğim düşünmedim. O yüzden beklettim. Fakat hiç de öyle olmadı. Kitabı öylesine okuduğumu düşünürken birden elimden bırakamadığımı farkettim. Kate beni öylesine etkilemiş ki, okuduğum başka bir kitabın baş karakterinin adı aklımda Kate olarak kalmış. :)

Tanrıça bir üçleme. Tanrıçanın Savaşı, Tanrıçanın Mirası, diye devam ediyor.  Üçüncü kitap henüz dilimize çevrilmemiş. Yabancı internet sitelerinde ara yayın olarak, kısa hikayeler de görünüyor. Biz de yayınlanır mı? Onlar nedir pek anlamadım açıkçası.

Kate’in annesi ile yaşadıkları, güçlü karakteri ve kararlılığı bana  çok sevdiğim bir arkadaşımı hatırlattı. Karar vermesi en zor anlarda bile cesaretle haraket etmesi, kendi yaşamını riske atmak uğruna başkalarına yardım etmek istemesi; Kate’i farklı kılan özelliklerden sadece ikisi.

Yazar bu kitabı çok küçük yaşta yazmaya başlamış ve hala oldukça genç. Mitolojiye değişik bir bakış açısı getirmiş. Kitapta,  ölümün bir son değil, bir başlangıç olabileceği, sonsuz yaşamın sanıldığı gibi sonsuz bir haz vermeyebileceğine dair mesajlar var. Bazılar direk. Bazıları dolaylı.

Kate’in tesleri geçeceğini söylemek abes olmaz sanırım. Bu herkesin tahmin edebileceği bir bilgi. Fakat yine de okurken, heyecan yapıyor insan. Artı Kate ve Henry mutlu olsun, romantik takılsınlar istedim ben şahsen. Diğer kitapların özetleri böyle bir romantizm görecekmişiz sinyali vermiyor ama belli de olmaz :)

Henry ve Kate’in ilişkisi bu kitapla başlıyor. Diğerlerinde ne göreceğimizi henüz bilmiyorum. Gerçekten birbirlerine sonsuza kadar aşık mı kalacaklar? Sonsuz hayatın durağan ritminde, birbirlerine kalben ihtiyaç duyacaklar mı? Bunların cevaplarını serinin ilerleyen bölümlerinde bulmayı umuyorum. Mitolojiye, doğa üstü güçlere ve mistik olaylara meraklıysanız alın okuyun derim. Ben sıkılmadıysam kimse sıkılmaz diye düşünüyorum :)