Kore Dizilerine Dair/ Önce Biz Başlattık…

Ocak 24th, 2017

 

Kore’ye olan ilginiz ne zaman nasıl başladı hatırlıyor musunuz? Benim için şöyle oldu: 2007 sonuydu TV de bir dizi görmüştüm. Oturup baştan sona hiç seyretmedim ama göz ucuyla baktığımda hangi ülke olduğunu merak ettim. Evet, Uzakdoğuydu ama Japon’a benzemiyordu. Çinli desem değildi çünkü bir bölümde Çin’e gitmek söz ediyorlardı. Bir keresinde Malezya’da geçen bir film izlemiştim acaba Malezya mı? Diye geçirdim aklımdan. O kadar düşündüm fakat Güney Kore aklımın ucundan geçmedi. Halbuki tarihi ve kültürel olarak içlerinde bize en yakın olanı G. Kore’ydi. 

Derken bir gün TRT’de başka bir dizi başlayacağının tanıtımını gördüm. ‘Saraydaki Mücevher’ Çok uzun yıllar evvel Sabır Çiçeği Oşin diye bir Japon dizisi izlemiştim. Süpermarket zincirleri sahibi bir kadının çocukluktan başlayarak hayat-başarı hikayesini anlatıyordu. Çok severek seyrettiğimi hatırlıyordum. Bu dizi de ben de heyecan uyandırdı ve hiç bir bölümünü de kaçırmadan izlemeye başladım. Evet insanlar birbirine benziyordu. Ancak biraz dikkatli bakınca aynı saç, makyaj ve kostümün benzerliği artırdığının hatta başlı başına sebebi olduğunu anlaşılıyordu. Dahası bu insanlar genel geçer anlamda oldukça güzeldiler. 

Image and video hosting by TinyPic

Sonra İnternet’te araştırmaya başladım. Gelsin filmler gitsin diziler. Benim gibi düşünen, hisseden aynı beğenileri paylaştığım insanlar olduğunu gördüm. Bir kısmı arkadaşım oldu. Bazıları küçük hesaplar peşinde olan kişilerdi. Sevdayla birlikte bir sürü kişi ile buluştuk. O kadar enteresan olmadığımızı anlayanlar bir daha iletişime geçmedi :P

Biz rafine zevkleri olan mutlu bir azınlıktık. Yani burada böyle tepeden bakan bir tavır içinde falan değilim ama öyle hissediyordum ben. Mesela benim blogumu gerçekten ilgilenenler dışında pek kimse bilmez. Kore ile ilgili yazan ilk bloglardan olduğum halde bir takım teknik sebeplerden ama çokça da canım ne zaman isterse, neyi isterse onu yazdığımdan hiç bir zaman Google’da ön sıralara çıkamadım.

Pek çok insanı bu Kore dünyası ile biz tanıştırdık. Biz derken hepimiz. Tabiri caizse biz kaşındık. Hele ben, hiç tanımadığım insanlara CD’ler yazdım, renkli zarflara koyup iyi dilek notları yazdım. Zorum neydi bilmiyorum. :) Bu da yetmedi. Dünyanın öbür ucunda İnternet vesilesi ile tanıdığım daha önce aynı dizileri, filmleri izlediğim insanları Kore dizilerini izlemeye ikna etmeye çalıştım. Brezilyalı ve Fransız arkadaşlarla bunu başardım.

Aslında kimseye bahsetmemiz gerekirdi. Bizim küçük sırrımız olarak mı kalsaydı Kore sevgisi?

Sonra korkulan oldu biz ne olduğunu fark etmeden Kore dizileri, filmleri, müzikleri ‘biz’den başka birileri tarafından fark edilmeye başladı. En başta hak ettikleri itibarı almalarına sevindik belki ama sonrasında işin boyutları değişti. Senaryoları ‘uyarlar’ oldular. Bir süre sonra sanki yeni temizlik yaptığım evime çamurlu ayakkabılarıyla girmişler gibi hissettim. Sinirlendim. Hele orijinal hikayeleri Türk filmi klişeleriyle boğduklarını görünce daha da öfkelendim.

(Şu kızın turist hallerinde kendini bulan parmak kaldırsın :P )

Bir tarafım Kore dalgasının yayılmasına sevinirken, diğer yanım ufak çapta bir kıskançlık yaşıyor. Biz buralardayken hep dutluktu ya buralar :)  İşin şakası bir yana elini attığını kurutan, kirleten bir güruh var. İşte onlar hiç keşfetmeselerdi keşke Kore dizilerini, filmlerini vs. Bizde de çok yetenekli değerli oyuncular var. Başarılı senaristlerin elinde uyarlamalar izlemesi keyifli işlere dönüşebiliyor. Bknz: Hayat Şarkısı..  Ama She Was Pretty uyarlaması Seviyor Sevmiyor başarılı oyunculara rağmen rezalet bir hikayeyle devam ediyor. Diziyi sevenler internette isyan etseler de sesleri yapımcı tarafında karşılık bulmuyor.

Ha bir de Secret Garden senaryosunun Türkçe’ye çevrilmesi var. İyi, güzel ama en başında dediğim noktaya geliyoruz. Ne kadar sürecek bu heves? Ne zaman tüketecekler bu membayı da? Sonunda yine biz bize mi kalacağız? Yoksa kardeş ülke olarak dünyada, avrupada cazibe merkezi haline mi geleceğiz? Mesela bizde de Uzakdoğu’da olduğu gibi fan meetingler düzenlenecek mi? Music banki hatırlarsınız. Tanıdığımız, tanımadığımız online alemde bir şekilde iletişim kurduğumuz herkes oradaydı ve hepimiz çok mutluyduk.

Bu yazıyı çok uzun zamandır bekletiyorum. Daha fazla yazıp sizi sıkmak istemiyorum. Bunlar benim kişisel görüşlerim, kişisel endişelerim. Elbette kimse bu fikirlere katılmak ve benimle aynı duyguları paylaşmak zorunda değil. Kore sevdamın bir numaralı sebebi olan bu adamı da unuttum sanmayın. Onu sona sakladım. Ahhh ahh diyorum siz beni anladınız değil mi arkadaşlar :P

 

City Hall / Biraz Politik, Biraz Romantik

Mart 24th, 2012

Photobucket

Kim Sun Ah, Güney Kore’nin gelmiş, geçmiş en iyi aktristlerinden olduğunu, her izlediğim dizisiyle bir kez daha kanıtlıyor. City Hall başlıkta da belirttiğim gibi biraz politik, biraz romantik çoğu zaman eğlenceli bir dizi. Fakat politika kısmına katlanamam diyorsanız -ki ben bir ara epey sıkıldım- size o kadar keyifli gelmiyor. Neyse ki hikaye içinde tüm politik çatışmalar ve günlük yaşam çok iyi harmanlanmış. Böylelikle dizi sıkıcı olmaktan kurtuluyor.

Image and video hosting by TinyPic

Shin Mi Rae: In Ju City denen küçük bir şehirde en düşük dereceden devlet memurudur. Herkese yardım eden ve sevilen biridir. Bunun yanı sıra geçinmek için birden fazla part-time işte çalışmaktadır. Shin Mi Rae tam anlamıyla ‘içimizden biri’

Jo Gook: Genç (bir politikacı olarak) ve hırslı bir adam. Onun için  kazanmak adil oynamaktan çok daha önemli. Shin MiRae’ye önce ortak çıkarları için yardım ediyor ama daha sonra işler elbette değişiyor. Yürüdüğü büyük yolda kendisine yardım edecek bir kadınla nişanlı.

Photobucket

BB: Hırslı ve tecrübeli bir iş adamı ve siyasetçi. Herkesin saygı duyduğu, güçlü ve liderlik özellikleri taşıyan bir adam. Jo Goo ve annesini yıllar önce terketmiş. Kendi büyük hayallerini oğlunun üzerinden gerçekleştirme çabasında.

Photobucket

Go Hae: Jo Gook’un nişanlı olduğu kadın. Da Haen grubun varisi. Fazla söze gerek yok. Hikayedeki kötü kadın kendisi :) The bitch diyebiliriz kısaca :) Hatta dedik bile :)

Photobucket

Jong Waa: Bitch the second : ) İkinci sevimsiz kadın da kendisi oluyor. Jung Do’nun karısı farklı politik amaçları var. Shin Mi Rae’nin eski arkadaşı yeni rakibi.

Photobucket

Jong Du: Shin Mi Rae’nin sağ kolu. Politik destekçisi ve Jong Wa’nın kocası. Karısının aksine sadık ve güvenilir.

Photobucket

BoMi: Shin Mi Rae’nin en yakın arkadaşı. Evli 3 çocuk annesi. Kore Cumhuriyetinin ulusal Ajummalarından biri : )

Bütün bu karakterlerin yanı sıra bir grup büro şefi, sadık destekçiler gibi kişiler de mevcut. Eğlenceli anları dizinin ağır bir politik havada ilerlemesinin önüne geçiyor. Ama bu demek değil ki sabun köpüğü bir drama ile karşı karşıyayız. En başta da dediğim gibi, siyasi hırslar, politik oyunlar ve günlük yaşamın dertlerini aynı potada eritip, çok iyi dengeliyor.

Elbette aşk gibi hayatın tam ortasından bir duyguyu vermeyi de ihmal etmiyor:) Gereksiz egoların, saçma kavgaların olmadığı bir ilişki Jo Gook ve Shin Mi Rae’nin yaşadığı. Hiç bir şey kolay olmuyor tabii ama karakterler size, buna değeceğini gösteriyor.

Aşk demişken Kdrama tarihinden daha tutkulu bir öpücük görmedim ben :) İşte gerçek oyuncuların farkı :)

Photobucket

Photobucket

Bana bir hayal ver, içi boş kampanya sözlerindense bana gerçekleştirebileceğim bir hayal ver.

İşin içinde Kim Sun Ah varsa benim için o yapımın kötü ya da başarısız olması mümkün değil. City Hall da bunun bir kanıtı. Çoğumuzun Dok Go Jin olarak tanıdığı Chae Seung Won ve Kim Sun Ah’nın kimyaları çok uymuş. Gerçi Kim Sun Ah’nın kimyasının uymadığı bir aktör yok sanırım :) Yine de hem yaş, hem de tecrübe itibariyle bu ikiliyi diğerlerinden daha falza beğendim. Yoksa bir Hyun Bin, bir Lee Dong Wook  aynı derecede başarılı aktörler. Chae Seung Won burada çok daha gerçek bir karakter canlandırmış ve bu işin altından son dererece başarıyla kalmış. Çok beğendim.

City Hall samimiyetle de var olabileceğinizi, insanların üzerinden basmadan da yükselebileceğinizi gösteren bir romantik-politik dizi. Politika denen zor ve çoğu zaman kirli işte, kirlenmeden gerçekten halka hizmet ederek yer alabileceğiniz mesajlarını veriyor. Sana inanan tek bir kişi bile varsa o insan için yola devam etmelisin. Ben çok sevdim, sabırla izlerseniz sizin de seveceğinizi düşünüyorum ve öneriyorum.

Son olarak diyorum ki… KİM SUN AH MUHTEŞEM  :)

I am a Cyborg but that’s ok- Rain

Şubat 24th, 2010

Delilik ile dahilik arasındaki ince çizgiyi sorgulatan bu eğlenceli filmi nihayet bende izledim. Canımcım Rüzigarcım Cd ye çekmişti benim için. Baktım Uzakdoğu dizi-film aleminde yorumlamayan kalmamış, dedim kuş konduracak değilim, eksik kalsın benim fikrimde. Fakat Rüzigar YAZ :) deyince elim mahkum daha fazla bekletemedim. Yalnız uyarayım bu yorum Raine uzunca övgülerin döşendiği bir yazı olacak. Sıkılacak olanlar derhal gidebilirler :)

Filmin konusuna değineyim kısaca Young-goon kendisi fare zanneden ve sürekli turp yiyen büyükannesinin yanında kala kala delirmiştir. Bir gün annesi ve akrabaları büyükannenin profesyonel yardım alması gerektiğine karar verip apar topar hastaneye yatırırlar. Gider ayak büyükannesinden Cyborg olduğu gerçeğini öğrenir :P Büyükannesinin geride bıraktığı takma dişlerini taktığında elekronik eşyalarla konuşabildğine inanır. Kendisi üstün teknoloji ürünü bir Cyborgdur ama küçük ev aletlerini, mikserleri falan kıskanır çünkü onların var oluş amacı bellidir. Kendisi ise bu dünyadaki asli görevini hala bilmemektedir. Robot olduğundan yemek yiyemez, yerse bozulacağına inanır, bunun yerine kendisini şarj eder. Bir gün ‘kablolarını’ yani damarlarını dışarı çıkarıp şarj etmek ister ve bileklerini keser bu olayın neticesinde kendisini akıl hastanesinde bulur.

Burada kendi gerçekliklerini yaratmış birbirinden ‘deli’ hastalarla bir arada kalır. Nezaketin muhtemelen sadece dezavantajlarını yaşamış bir adam, çocukluktan beri şarkıcı olmak isteyip olamayan bir kadın, kendini dünya güzeli sana obez başka bir kadın, hayatın eğlencesini yalan söylemekte bulan başka bir kadın daha veeee Il-sun Perşembeyi çalabilecek kadar maharetli bir hırsız, küçülüp yokluğa karışmaktan korkacak kadar çocuk ruhlu bir ‘deli’. Bizim kızla aralarına önce arkadaşlık sonra da bir aşk başlıyor. Bunun öncesinde Il Sun Young Goon merhametini çalıyor ki büyükannesini hasteneye kapatan doktorlardan intikam alabilsin. 7 Ölümcül Günahtan biri merhametli olmak çünkü. Diğerleri; minnetarlık duymak, boş hayaller kurmak, suçluluk duymak, üzgün olmak, sönük ve hareketsiz olmak ve tereddüt etmek.

Gelelim Rain performansına, bir insan aynı anda hem seks sembolü, hem de şirinlik abidesi olabilir mi? Rain olmuş valla. Üstelik GERÇEKTEN şarkı söyleyebiliyor :) Tamam biliyorum kendisi Kore’nin süper starı bir şarkıcı ama konserlerinde iki çığırttıktan sonra gömleğini çıkarıyor, gösteriye yarı  çıplak devam ediyor. Bu da bende dikkat dağıtıyor izlenimi uyandırdı. Ha kızlar için görsel bir şölen mi kendisi? EVET!

Filmi yönetmen 12 yaşındaki kızı seyredebilsin diye yapmış. Çok şirin, renkli bir film. Ancak yine de ufaktan da olsa deli mi? Dahi mi? Kime göre, neye göre gerçek? sorgulatması yapıyor. Kendi dünyalarında yaşadıkları gerçek. Mesela Il Sun hırsızlık yeteneğine herkes inanmış durumda. Sadece kendisi değil : ) Hekimden sorma çekenden sor diye bir laf vardır ya aynen o felsefede ikilinin ilişkisi. Sen hastasın yemek yemelisin, normal değil bu yaptığın demek yerine ve bunu diyenlere inat kendince bir çözüm buluyor Young Goo’nun sorununa gerçekte elektronik dehası olan Il Sun kızın vücuduna bir alet yerleştiriyor ve bu alet yemekleri enerjiye dönüştüryor. Üstelik ömür boyu garantili :) Delinin halinden ancak başka bir deli anlıyor yani.

Yine Raine dönecek olursak kendisinin hayranı olmamama rağmen, yanakları sıkasım geldi bu filmde. Hatta bağırmak istedim ‘Rain bana da Yodile ne oluurrrrr’ diye  :) Özetle Rain sevenler için kaçırılmayacak bir film. Eğlenmek istiyorsanız izleyin, ama beklentilerinizi çok yüksek tutmayın ki hayal kırıklığına uğramayın. Ne olur ne olmaz  :)


Hoşgeldin Gong Yoo

Aralık 8th, 2009


Uzunca bir bekleyişten sonra nihayet kavuşma anı geldi. Hasretle, sevgiyle, sabırsızlıkla beklediğimiz güzel adam döndü. Bizden kilometrelerce uzakta olsa da internet sayesinde bu mesafeler bir nebze de olsa küçülüyor. Hoşgeldin en güzel gülümseyen adam. Hayatımıza renk katmaya devam et lütfen.

Eylemlerim artarak sürecek demiştim…

Ağustos 23rd, 2009

Bildiğiniz üzere uzaktan, yakından tanıdığım herkesi Uzakdoğu dizi, film dünyasına çekmeye çabalıyorum. Kimi zaman başarılı oluyorum, kimi zaman olamıyorum diyemeyeceğim :p olaya sosyo kültürel bir açıdan girip, köklerimizin Asyaya dayandığından, Hollywood’un kirliliğinden dem vurarak  en azından bir film izletmeyi başarabildim :p

Geçenlerde çok eskiden tanıdığım bir arkadaşımın blog sahibi olduğunu gördüm. Msn de konuşurken kendisine yeni tutkumdan bahsettim.  Geçmişte pek çok dizi ve filmde ortak beğenilerde buluştuğumuz, forumlarda karşılıklı yorumlaştığımız arkadaşım, Amerikan sevdalılarından :p hani ‘ayy bunlar capon mu’ diyen tayfadan  ha ha ha. Konuşma esnasında (ya da benim bilmişlik tasladığım süreçte de diyebiliriz) bir Kore filmi seyrettiğini söyledi. ‘A moment to remember’ hayret beğenmiş :) İki dünya bir araya gelse bu kızın bir uzakdoğu yapımı izleyeceğine inanmazdım :P. Azıcık mahçup oldum ama azıcık ha ha ha.  Tünelin ucunda bir ışık gören ben bu fırsatı elbette kaçırmayı düşünmüyorum. Yaz rahaveti kalksın üstümüzden kendisini Güney Kore dizi alemine  çekmeyi planlıyorum.

Bunu neden yazdım? Her ne kadar önyargılarını büyük ölçüde bir kenara bırakmış olsada hala biraz mesafeli yaklaşıyor olaya. Coffe Prince HARİÇ ! Hangi dizi ve film önerisiyle başlamalıyım ki arkadaşcağızım Asya dizi-film sektörüne bizim kadar sevdalansın? Önerilerinizi bekliyorum.

Boys Before Flowers /Büyük Aşklar Nefretle Başlar

Şubat 17th, 2009

Kore yapımı başka bir dizi daha beni benden aldı bu aralar. Boys Before Flowers. Beatles kılıklı takım elbiseler içinde gezen 4 tane oğlan çocuğunun hikâyesi Aslında ilk versiyon Taiwan yapımıymış. (Meteor Garden) Daha sonra Japon (Hana Yori Dango) versiyonu çekilmiş ve çok popüler olmuş. İlkine şöyle bir göz attım. Yanlış anlaşılmasın ama ne dil nede oyuncular hoşuma gitmedi.  Japon versiyonunu izledim fena değildi. Başrol oyuncusu kızı çok sevdim ama Kore versiyonu beni ekrana bağladı. Koreli oyuncular çok daha güzel bence.

Dizinin konusu kısaca şöyle. Jandi orta halli hatta fakir sayılabilecek bir ailenin kendi halinde kızıdır.  Ailesi Shinwa denilen zengin çocuklarının gittiği bir okulun yakınlarında kuru temizlemeci işletmektedir.  Tabiiki her okulda olduğu gibi bu okulda da belalı birer erkek ve kendini beğenmiş bir kız grubu vardır. Kendilerini kısaca F4 ( Flower 4/Çiçek dörtlüsü) adlandıran bu grup Kore’nin en zengin ailelerinin biricik oğullarıdır. Gel görki hepsi bir şekilde sorunludur.  İçlerinde en sorunlu olan da grup lideri Goo Joon Poo dur.  En ufak bir şeyde sinirlenen kibirli, asabi bir çocuktur. F4 den birine özellikle de Goo Joon Pooy’a saygısızlık yapan biri ölüm fermanını imzaladı demektir. Dolabına bir kırmızı kart konur ve bütün okul tarafında bitmek bilmeyen işkencelere maruz kalır.

Bu işkenceler zaman zaman sadece ‘rahatsızlık verme’ sınırının aşabiliyor. Öyle ki psikolojisi bozulan bir öğrenci kendini okulun çatısından atmak ister. F4 ün Jan Di ile yollarının kesişmesi de yine bu olaya bağlantılı olarak gerçekleşir. Çocuk kendini atacakken Jan Di onu son anda yakalar ve bir anda bütün  basın ondan kahraman olarak söz etmeye başlar. Bu olayın akabinde ‘gizemli’ bir sponsor Jan Di’yi bu sadece zengin çocuklarının gidebildiği Shin Hwa Koleji’ne kaydettirir. Jandi önce istemese de ailesinin tepkisi ve tabiiki okulda sunulan imkanlardan ötürü fikrini değiştirir ve okula başlar.

Okul ve F4 ile ilgili anlamadığım bir kaç şey  var. Neden kimse bu ‘popüler’ çocukların işkencelerine karşı durmaz? Bir de dikkatimi çeken bir şey var kızların okul formasının eteği süper mini. Vallahi abartmıyorum.  Biz lisedeyken o etek boyları yüzünden az çekmedik. Biraz dizin üstünde diye azarlananlar mı istersin, oradan buradan çekiştirerek uzatmaya çalışanlar mı istersin. Biz de olsaydı bacaklarımızı kırarlardı öğretmenler :) Yalnız allah için kızların hepsinin vücutları çok düzgün ve yakışıyor mini ‘forma’ onlara. Bir şey daha var bu çocuklar ayrı bir ofiste ders alıyor. Ayrı bir bölmede yemek yiyor. Madem bu kadar özelsiniz, oturun evinizde özel ders alın en iyi hocalardan. Diploma nasıl olsa bir şekilde alınır öyle değil mi?

Neyse konumuza dönelim.  Jan Di bir şekilde okula başlar ve en baştan beri sinir olduğu bu gruptan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışarak hayatına devam eder. Tabiiki  bu imkansızı başarmak gibi bir şeydir. Eğer uzak durabilseydi  dizi başlamadan biterdi öyle değil mi? Biz soluklarımızı tutmuş acaba ne zaman arıza çıkacak diye beklerken senaristler bizi fazla bekletmeden Jandi ve Goo Joon Pyoo’yu karşı karşıya getirir. Olay çok çok kısaca şöyle gerçekleşir: Jandi’nin arkadaşı Goo Joon Pyoo’nun üzerine dondurma düşürür. Bizim asabi ve de yakışıklı oğlan sinirlenir Jan Di de arkadaşını savunur veeeee ertesi gün dolabında kırmızı bir not bulur.

Bütün okulu bir anda karşında bulan Jan Di kolay lokma olmadığını kanıtlar. Bir süre sonra bu ‘hayatını zindan edeceğim’ tavırları Goo Joon Pyo’nun kızdan hoşlandığını anlatma şekline dönüşür. Tabiî ki henüz kimse bunu bilmez. Aslında tüm o şiddeti, hiddeti de yine sevgisizliğin ve ilgisizliğin getirdiği boşluğu kendince kapatmak için. Bütün hayatı boyunca ‘evlat’ değil aile şirketinin varisi olarak görülmüş bir erkek çocuğu düşünün, sürekli çalışan ve ‘cadı’ sıfatını sonuna kadar hak eden bir anne ile çoğu zaman yalnız olarak büyüyen bir çocuk elbette ki asabi ve hırçın olacak. Başka ne beklenir ki. Hani ilkokulda ya da anaokulunda bazı çocuklar vardır. Belli bir kızla sürekli uğraşırlar. Bu çocuk ya kızın saçını çeker ya çelme takıp düşürür, mutlaka ve mutlaka ağlatır. Aslında tüm yapmak istediği dikkatini çekmektir. İlgi çekmenin başka bir yolunu bilmediği içinde can yakar. Goo Joon Pyo da tam böyle bir çocuk. Her yeni işkencede ağlayarak yanına gelmesini beklerken Jan Di her seferinde bütün tacizlere yılmadan karşı durur. Bu da Goo Joon Pyoo’nun ondan daha çok hoşlanmasını sağlar. F4 e kafa tutan ilk kişi olan Jan Di F4’ün iki üyesinin birden kalbini çalmıştır.

Bu çocukların hepsi aslında bir derece yalnız ve sorunludur ama her birinin de ayrı bir yeteneği vardır. Jan Di’nin kurtarıcı prensi, her başı sıkıştığında koşup kurtaran Yoon Ji Hoo keman çalıyor. Jan Di ile aralarında bir yakınlaşma olduğunu da dip not olarak belirteyim. Yakışıklılığıyla kadınların kalbini çalan So Yi Jung başarılı bir seramik sanatçısı. Bu oyuncuya bakarken ‘Allahım ne hoş çocuk’ diye diye izliyordum. Bir bakayım dedim neyin nesiymiş. 89 doğumlu olduğunu öğrendim, yıkıldım. Çok küçük daha. Ama çok yakışıklı. Bunların en büyüğü 23 yaşında. Hepsi çok yakışıklı.. Bu arada Flowers 4 (Çiçek dörtlüsü) ‘çiçeklerden daha güzel’ çocuklar oldukları için bu ismi almışlar. Doğru söze ne denir :)

Jan Di ile bir ilişkiye başlayan Goo Joon Pyo’u izlerken bu kadar ‘öfkeli’ bir çocuğun aslında çok kırılgan ve sevgiye aç olduğunu görüyorsunuz. Açıkçası böyle bir çocuk nasıl bu kadar tutkulu sevebilir diye ben de şaşırdım. Sadece o değil elbette, buz gibi görünen Yoon Ji Hoo’nun aslında ne kadar sadık ve iyi kalpli biri olduğunu fark ediyorsunuz. En azından ben öyle düşünüyorum. Kazanova So Yi Jung’un aslında gerçek aşkı bulamadığını belki de geçmişte bir kalp kırıklığı yaşadığını, grubun en sessiz üyesi Song Woo Bin’in arkadaşları için her türlü fedakârlığı yapabileceğini görerek bu çocuklara başka bir gözle bakıyorsunuz. O kadar sevimliler ki zengin züppe olarak değerlendirmek çok zor. İzleyin pişman olmazsınız diyorum.  Türkçe  alt yazılı izlemek için buradan (ilk 9 bölüm) İngilizce alt yazılı izlemek istiyorsanız buradan (yayınlanan 13 bölüm) bulabilirsiniz.

Gong Yoo Gülüşü içimizi ısıtan Koreli

Şubat 10th, 2009

Image and video hosting by TinyPic

I Love YOO

Uzak doğu dizilerine merak salmam yıllar önce Japon yapımı ‘Sabır Çiçeği Oşin’ adlı dizi ile başladı. O zamandan 2008’in Ocak ayına kadar başka hiçbir uzak doğu yapımı izlemedim. Geçen yıl TRT de yayınlanan Saraydaki Mücevher dizisine şöyle bir göz atayım derken, kendimi dizinin müdavimleri arasında buldum ve o gün bugündür bu alanda en iyi olan Kore dizilerini takip ediyorum.

Çok değil yaklaşık 1,5- 2 ay önce internette gezinirken sevgili Ofori’nin bloguna rastladım. Dizi tanıtımları içerisinde Coffee Prince adlı dizinin incelemesini okudum. Çok merak ettim ve kaderin ağlarını ördüğünden habersiz izlemeye başladım. Gong Yoo denen sevilesi varlığı ilk kez bu dizide gördüm. Hyan Kul karakteri, genç, yakışıklı biraz da hercai gönüllü bir erkek. Henüz büyümemiş, gözlerinden muzırlık akan bir oğlan çocuğu edasında kendini tanıtıyor bize. Dizi ile ilgili çok fazla yoruma girmek istemiyorum çünkü Coffee Prince ile ilgili ayrı bir inceleme yapmayı planlıyorum.

Pek çok kişiye göre çekik gözlü tüm insanlar birbirlerine benzer ve hepsi kısaca dünyada en çok bilinen Asya’nın en güçlü ve en popüler iki ülkesinden birinden ya Çinli ya da Japon’dur. Dünyayı Amerika, Amerika’yı da Hollywood’dan ibaret sayan zihniyet için benim Gong Yoo hayranlığım bir mana ifade etmeyebilir. İtiraf ediyorum ki bende Kore’de bu kadar çok yakışıklı aktör olduğunu bilmezdim (Lee Seo Jin, Jin Jin Hee, So Ji Sub vs) Gong Yoo’nun Asya’nın dört bir yanında hayranları var ama bilse Türkiye’de –sayemde- Güney Amerika’da da sevenleri var ne yapardı acaba? Duyduklarım daha doğrusu internetten okuduklarım mütevazı ve kendisine gösterilen sevgiyi sonuna kadar hak eden bir insan olduğunu söylüyor.

Gerçek hayatta sevdiği kadına nasıl davranır bilmiyorum ama Coffe Prince’de ki performansıyla hepimiz kendine hayran bıraktı. Güzeller güzeli Eun Chan iş bulabilmek için erkek kılığında dolaşırken sevimliliği ve azmi ile bizim adamı kendine âşık ediyor. Bu dakikadan sonra da karakterin kendi içinde ki mücadelesine tanık oluyoruz. Ben nasıl bir erkeği sevebilirim noktasından ne olursa olsun bu ilişkiye bir şans verelim noktasına gelirken Hyan Kul’un yaşadığı travmayı Gong Yoo’dan başkası bu kadar güzel yansıtamazdı diye düşünüyorum.

Bir sahnede de henüz sevdiği kişinin kız olduğu öğrenmeden önce çekiyor bunu bir kenara ve sarılalım diyor. Senin yüzünden dikkatimi toplayamıyorum bir kere sarılalım. Ben tabii ki erimiş bitmiş bir vaziyette gel ben sana burada sıkı sıkı sarılırım diyorum ama ne fayda sesimi duyan yok ha ha ha ha :)

Güney Kore’nin en en en sevimli ve en yakışıklı adamı şu sıralar 2 yıllık askerlik görevini tamamlamak üzere orduda bulunuyor. Bizde ki ünlüler askerlik yapmamak için yurt dışına kaçarken, o kariyerinin en tepesinde her şeyi askıya alıp vatani görevini yapmaya gitti. Çok ilginç. Aralık 2009 da terhis olacak ama o zamana kadar hayranlarına her akşam  saat 8 de radyo programı ile sesleniyor. Korece anlayanlar bir nebzede olsa hasret gideriyorlar. Peki ya biz? Ya biz? Biz de en iyisi toplu olarak Korece öğrenelim :)

Lisedeyken nereden konu açıldı hatırlamıyorum ama bir öğretmenimiz dedi ki: ‘Hayatınız boyunca hep yakışıklılığa mı prim vereceğinizi sanıyorsunuz, bazen bir gülüş bile sizi etkileyebilir’. Bu söz Gong Yoo’nun güzel yüzünde, insanın içini ısıtan sıcacık gülüşünde daha bir anlam buluyor. Bir insan hem bu kadar güzel gülüp hem de bu kadar yakışıklı olabilir mi? Oluyor işte. Yaradan verdimi bazen hepsini bir arada veriyor. :) Biz de dünyanın dört bir tarafında ki kadınlar olarak ağzımız açık biraz da ayıptır söylemesi salya akıtarak izliyoruz bu Kore’nin en çok beğenilen adamını.

Diziyi izlemeyenler için söylediklerimin bir anlamı olmayabilir. Önce Coffee Prince izleyin. Brezilyadaki arkadaşıma bile izlettim, O da diziye ve Gong Yoo’ya bayıldı. Kendi ellerimle kendime dünyanın öbür ucunda yeni rakipler yaratıyorum. Deli miyim neyim? : ) Gong Yoo’yu anlatmaya kelimeler yetmez, gülüşü, duruşu, bakışı her şeyi ayrı güzel adamın. Ne diyelim Allah her kadına böyle bir erkek nasip eylesin.