Marry Him – Future Choice / Yoon Eun Hye Şahane Gerisi Terane

Aralık 16th, 2013

SPOİLER VERECEĞİM AMA OKUYUN BANA TEŞEKKÜR EDECEKSİNİZ… BU BİR UYARI YAZISIDIR EY İZLEYİCİ, BİR DAHA DÜŞÜN YAZISI.

Hepimizin kullandığı bir cümle vardır: ‘Şimdiki aklım olsa’. Geriye dönüp o kıza şunları söylerdim… Şunu yapardım… Bu fikirden yola çıkarak Yoon Eun Hye güzelini de başrole almış, umut vaad eden, mutlu edecek bir dizi beklentimiz vardı. 

Mi Rae gelecekten kendi geçmişine geliyor. Geçmişini değiştirirse elbette geleceğini de değiştireceğini düşünüyor. Kim Shin ile olan evliliği pek çok insanın felaketine yol açacak gibi görünse de, dizinin ilerleyen bölümlerinde bunun tamamen yapılan tercihlerle alakalı olduğunu görüyoruz.

Sizi böyle sahnelerle umutlandırıyorlar….

 photo mrc_zpsf6e9cdb6.jpg

Ya da böyle sahnelerle kandırıyorlar….

Bütün dizide romantizm adına sadece bu geri dönüş-hatırlama sahnesi vardı. Yoon Eun Hye gibi aktrisi buldunuz ve böyle romantizmden yoksun bir şekilde yer verdiniz dizide. Allah hepinizi ıslah etsin inşallah :)

Dizinin bütün gidişatı kurgusu, Ma Ri’nin iki erkekten birini seçmesi üzerine kuruldu. Fakat sonunda ikisini de seçmedi. Buraya kadar tamam diyebiliriz. Ma Ri kendini seçti ama mutlu, kararlı, güçlü bir kadın imajı da vermediler. Öyleyse ne? Sonunu açık bırakmak ile sonunu belirsiz-anlaşılmaz bırakmak arasında fark var. Zeki olmaya çalışmak her zaman işe yaramıyor.

Bunca yıldır yazıyorum, öneriyorum eğer biraz olsun sözüme güveniyorsanız zamanınızı boşa harcamayın.  Yoon Eun Hye var her türlü izlenir diyenlerdenseniz tabii ki YEHi izleyin ama fazla umutlanmayın. Benden söylemesi. Ben de Big dizisini Gong YOO için izledim ve sadece o şahaneydi ama dizinin senaryosu kötüsü ise; oyuncular ne kadar iyi olurla olsun kurtarmıyor maalesef. Ben YEH izlerim arkadaş gerisi boş derseniz buyurun. 16 saatinizi daha faydalı şeylere harcayın. Bundan daha kötü dizilere bile izlemeyin demedim kimseye. Neden bu diye sorarsanız, kandırılmışlık hisse diyebilirim. Söyleyeceklerim bu kadardır. Son kararı siz verin.

Yeni Diziler -Kore, Amerika,Türk-

Kasım 6th, 2013

2013 sezonunda izlediğim dizilerden bahsetmek istiyorum size. Bazıları yeni değil, ben yeni izlemeye başladım. Bazıları da yeni, henüz 2-3 bölüm yayınlandı.

REİGN: İskoçya Kraliçesi Marry Stuart’ın hayatını anlatan CW yapımı bir dizi. 15 yaşında nedimeleri ile beraber İskoçya’dan Fransa’ya tahtın varisi Francis ile evlenmek üzere gelen Mary, ülkesi, aşkı, entiriklar arasında kalır.

Hedef kitlesinin ergen genç kızlar olduğu söyleniyor. Diziye tepkiler büyük. İskoçya Kraliçesinin neden İngiliz aksanı ile  konuştuğu bunlarda biri. Ortalama Amerikan izleyicisinin aşina olduğu tek aksan İngiliz aksanı olduğu için, genç kızlarda aradaki farkı pek bilmeyecekleri için uğraşmamışlar işte. Bu kadar yaygara neden çıkıyor bu dönem dizilerinde anlamıyorum. Tamam tarihi gerçekleri yansıtmak önemli ama neticede bu bir iş Tv dizisi. Tamamı olmasa da bir kısmının kurgu olmasına itirazım yok. Tamam bu dizi bahsettiği dönemle bağdaşmıyor ama olsun. Hem bu kadar tarihi doğruların peşindeyseniz gidin belgesel izleyin arkadaşım. :) Güzel kızlar, yakışıklı erkekler, göz alıcı kostümler var. Eh daha ne olsun. Henüz 3 bölüm yayınlandı. Tamamı 7-8 bölüm emin değilim ama sevdim ve izliyorum.

Witches of East End: Doğu yakası cadıları mı diye çevirilir yoksa bu kasabanın adı mıdır? Bilmiyorum. 5. bölüm yayınlanan yeni bir dizi bu da. Aynı isimli bir kitaptan uyarlanmış. Joanna ve kızlar İngrid ve Freya çok güçlü cadılardır. Fakat bir lanetten dolayı kızlar 20’li yaşlarında ölüp, kısa süre sonra yine doğuyorlar. Bu seferinde anneleri cadı kimliklerini gizlemeye ve kızlarını büyüden vs.de uzak tutmaya karar veriyor. Ancak kız kardeşinin kasabaya gelişi ve kendisini bekleyen tehliklerle ilgili uyarılarından sonra bu sırrı daha fazla koruyamıyor.

Küçük kızı Freya zengin ve yakışıklı bir doktorla nişanlı. Nişan gününden önce rüyasında yabancı bir adamla öpüştüğüni görüyor. Önemsemiyor ama rahatsız oluyor neden diye sorguluyor. Tam nişan günü tesadüf bu ki Dash’in uzun zamandır ortalarda olmayan kardeşi Killian ortaya çıkıyor. Yine tesadüfdir ki bu adam Freya’nın rüyasında gördüğü kişinin ta kendisi. Birbirlerine karşı güçlü bir çekim hissediyorlar. Henüz bir durum yok ama bizi bir aşk üçgenin beklediği kesin. Heyecanla izliyorum ve beğeniyorum tabii ki :) Bu arada adamlar resimdeki kadar donuk değil ya. Dizide daha iyi görünüyorlar.

Devious Maids: Los Angelesta yaşayan Latin kökenli hizmetçilerin hikayesini anlatan dizinin yapımcısı Mark Cherry. Kendisi aynı zamanda Desparate Housewifes’ın yapımcısıydı. Bu sebeple izlemeye karar verdim. Eh nickimden belli Latinleri severim. Tanıdık yüzlerde vardı geçmişten diye izlemeye başladım. Biraz Amerikan rüyasının iç yüzünü anlatıyor. Bu anlamda iyi. Başrol oyuncuları gerçekten Latin bu anlamda da bir ilk. İlk sezonu bitti. Bölümlerin çoğu bir cinayet ve onun aydınlatmakla, suçluyu aramakla geçti. 2. sezona devam etmem sanmıyorum.

REVENGE: Emily Throne/Amande Clarke babasını suçsz yere mahkum etmiş ve ölümüne sebep olmuş Greysonlardan intikam almak için elinden gelen herşeyi yapmaya hazırdır. Konusunu bilmeyen varsa buraya tık tık. Aslında ben bunun Türk versiyonunu izleyecektim sonra bir bakayım dedim orjinaline… Ve bakış o bakış. Tabii ki orjinali 5 basar Türkiye’deki İntikam dizisine. Valla bazı olaylar duruluyor, bazıları tekrar alevleniyor. Biraz durağanlaştı, zorlama sahnelerin olduğu zamanlar var. Yine de 3. sezonunda da zevkle izletiyor.

THE ORGİNALS: The Vampire Diaries’in acımasız köken vampiri Klaus ve kardeşlerinin dizisi. Spin Off dedikleri bir tür. Diziden yeni bir dizi türetmek yani :) Klaus 4. sezon sonunda New Orleansa dönüyor. Tek gecelik ilişki yaşadığı Kurt kız Hailey meğerse Klaus’un bebeğine hamileymiş. Vampirler çocuk yapamaz ama kurtadamlar yapabiliyor demek ki. Klaus yüzyılın en seksi melezi olduğundan, doğanın dengesinde ki açık, ya da güvenlik duvarındaki delik, böyle bir duruma sebep olmuş. Yalnız sorun şu ki, yokluğunda Klausun dönüştürdüğü vampirlerden biri olan Marcel şehri ele geçirmiş Krallığını ilan etmiş. Cadılara büyü yapmayı yasaklamış vs. vs. Şimdi Klaus, kardeşleri ile beraber zar zor kabullendiği bebeğini ve annesini korumak bu sırada da Marceli uyandırmadan, Krallığını geri almak için çabalıyor. Yani Klaus benim TVD sevdiğim bir karakterdi. Bir ısırık alayım dese hemen boynumu uzatacağım, seksi İngiliz aksanı da çekiciliğine, çekicilik katan bir yaratık :) İzliyorum, izlemeye devam edeceğim. Tabii ben Marceli de sevdim. Arkadaş olmak istiyorum kendisiyle çok cool bir abimiz :)

THE VAMPİRE DİARİES:  İlk sezonlarına bakmadığım, burun kıvırdığım bir diziydi bu da. Ne kınıyorsam zaten şu hayatta başıma geliyor. KINAMAYIN. Diziyi bir kaç ay önce izlemeye başladım. Bir anda bütün bölümleri ve sezonları tek tek izler buldum kendimi. Beni bir içine çekti ki dizi sormayın. Damon, Klaus bu iki vampir azıcık içelim dese, hemen boynumu uzatacak kıvama geldim. Hatta Allah aşkına al çekinme diyebilirim o derece :)

Diziyi izlerken; bir şeyler tanıdık geldi. Çok önemsemedim sonra sezonlar ilerdikçe aşk üçgeni belirdi. Sağduyulu, sakin Stefan… Delifişek, asabi, ‘kötü’ Damon… Stefan-Elana-Damon aşk üçgeni bana fazlasıyla Dawsons Creeki hatırlatıyordu. Çok geçmeden öğrendim efendim sebebini. Meğer dizinin yapımcıları arasında Dawson’s Creek’in yaratıcısı Kevin Willamson varmış. Bu durumda Stefan-Dawson, Damon-Pacey karakterine karşılık geliyor. Tabii ki Damon 2 katı romantik, 3 katı yakışıklı, 5 katı seksi :) Bu iki kardeş salak Elenaya aşık. Aptal talihi işte :) Bu sefer Delena çiftini destekliyorum. Damon ve Elena diyorum. Fakat yapımcılar DC de ne yaptılarsa, burada da yapıyor. Ben kanmıyorum tabii bu numaralara. Spoiler vermemek adına paylaşmıyorum. Ama bir o çifte göz kırpıp, bir diğerine umut verip her iki çifti destekleyen fanları bağlamak istiyorlar. Kevin bebeğim yemezler. Yılların dizi izleyicisiyim ben. Ama ben Delenayı destekliyorum ya, kesin dizinin sonunda Stelena olur :) Hayır ona da itirazım yok ama bir karar verin :)

Marry Him If You Dare/ Mi Raes Choice: Bu dizi ile ilgili ayrı bir tanıtım yazmayı düşünüyorum kısa keseceğim o yüzden. Yoon Eun Hye artık kendini kanıtlamış, tecrübeli bir oyuncu. Eskiden itici gelen her hangi bir özelliği varsa da, artık hiç biri yok benim açımdan. Güzelliği, tatlılığı, başarısı… Ne yapsa izletir. Özellikle romantik komedilerde çok başarılı. Mi Raes choice konusu birazcık fantastik. Gelecekten gelen Mi Rae’nin günümüzdeki Mi Raeyi uyarıyor. Kim Shin ile olacak evliliği felaketine ve çok sevdiği birinin ölümüne sebep olacak diyor. İkisini ayrı tutmak için elinden geleni yapıyor. Bu arada Yong Hwa YBS kanalının ve bütün şirketin tek veliahtı. VJ olarak çalışmaya başlıyor. Tabii ki kimliğini gizliyor. Ben çok eğleniyorum izlerken. Tavsiyemdir.

HEİRS: Recapini yapıyoruz blogcular olarak buradan benim yazıma Hikaru ve Supercel’in linklerine ulaşabilirsiniz. Ne diyeyim Lee Min Ho forever liseli olması dışında çok tatlı. Çok yakışıklı seviyorum. Her türlü izlerim :)

THE PARADİSE: Nihayet sevgili Tukyu el attı da çevirisine izleyemeyenler de seyredebilecek bu güzelim diziyi.  2. sezonu başladı ve de heyecan kaldığı yerden devam ediyor. Bununla da ilgili bir post hazırlarım belki ama söz vermeyeyim :) Konusunu burada anlatmıştım. Tekrar yazayım ( kopyala-yapıştır yapacağım tabii ki :P )

Sevgili Tukyu’nun önerisi ile izlemeye başladığım 8 bölümlük bir İngiliz dönem dizisi. BBC1′ de yayınlanıyor. Period Drama sevenlerin beğenerek izleyeceği bir yapım Paradise. 1870′lerin İngiltere’sinde Paradise isimli çok katlı bir mağazada çalışan Dennise, diğer çalışanlar ve sahibi  Mr. Murray’in hikayesini anlatıyor. Dennise son derece zeki ve başarılı ve yenilikçi. Bu özelliği ile diğer çalışanlar arasından sıyrılmakta zorluk çekmiyor. Mr. Murray çalışkan, atılgan ve de hırslı. Dizi Fransız yazar Emil Zola’nın kitabından uyarlanmış. Mekan, kostümler, eşyalar son derece göz alıcı. Ciddi bir prodüksiyon ve emek harcanmış.

Türklerden, Çalıkuşunu, Merhameti ve Aramızda Kalsını, bir de yeni başladığım ergen dizisi Güneşi Beklerkeni izliyorum :)

İzlediklerim, önerdiklerim bu kadar. Bir de izlemeyi bıraktıklarım var. Beauty and The Beast, Dowtown Abby ve yeni başlayan dizilerden Once Upon A Time Wonderland. Alice Harikalar Diyarında. Sarmadı nedense. Once Upon a Time tık tık kadar iyi değil.

Yoon Eun Hye / Bu kadar güzel olunmaz kızımm :)

Kasım 25th, 2011

Pek çoğumuzun ‘Düşlerimin Prensi’ dizisi ile tanığı Yoon Eun Hye yine bir çok kişinin sevdiği, beğendiği aktristlerden hatta öyle ki Gong Yoo ile beraber olsalar gerçekten, üzülmem. Coffee Princeteki kimyaları müthişti. Kızımızın oyunculuğuna da söylecek sözümüz yok. Bugüne kadar öyle ‘büyük yakışıklılardan’ kimseyle adı da anılmadı. Takdirimizi kazanmış bir insandır kendisi :) Ama son zamanlar bir haller geldi üzerine. Artık ailemizin masum kızı imajından mı sıkıldı? Yoksa birilerine mesaj mı vermeye çalışıyor? Orası muamma ama photoshoplu olmasını ümid ettiğim bu fotoğraflarla hayranlarını şaşırttı. Kızın resimlerine photoshopludur derken makarnaları, tatlıları yiyip yan gelip yatmayı ihmal etmiyorum tabii. Resim hilesi canıım :) Tamam illaki vardır bir kaç ufak düzeltme ama kız doğal güzel.

Bir de Big Bang üyesi, sert ve uzak duruşuyla kızların aklını başından alan T.O.P ile bir dergi çekimi yapmış. T.O.P hayranları eminim tırnaklarını kemirmiştir :) Fotoğraflar fena ama estetik olarak bakarsak gayet başarılı :) Bu kıza bir haller oldu ama hadi hayırlısı diyorum ha ha :)

Neler İzledim…

Ağustos 28th, 2011

REBOUND

Nobuko ilk gençlik yıllarını epey kilolu geçirmiş, yaşadığı büyük kalp kırıklığının ardından yetişkinliğe adım attığında zayıflayıp, hatta bir moda dergisinde iş bulur. Biraz ‘Devils Wear Prada’daki Mirandayı hatırlatan bir patronu vardır ve çalışanları ondan deli gibi korkar.

Bu kız mesela iki hafta gibi kısa bir sürede 20-30 kilo veriyor. Sonra tekrar alıyor, sonra yine veriyor. Ne bir sarkma, ne bir hastalık hiç bir şey olmuyor Nobukomuza :) Akla mantığa ters tabii takılmadan izlemek lazım. 

Nobuko vakti zamanında çok lezzetli pastlar yapan bir şefin pastanesinin müdavimiymiş ve bu sayede hem çok kilo almış hem de yediği pastalar onu çok mutlu etmiş. Yıllar sonra dergide bir makale hazırlaması gerekince oğlu ile tanışıyor ve yine pasta tatması gerekiyor… Bu yeniden kilo almasını sağlayacak bir iş olduğundan çekiniyor önce ama sonra dayanamayarak yiyor. Yalnız tatmak diye bir kelime yok kızımızın sözlüğünde :) Afedersiniz öküz gibi yiyor. Benim diyen obez öyle yiyemez :) Ben yılların şişmanıyım onun yarısı kadar bile pasta yiyemem, bir kere bayar. Mantık aramayacaktık ama unuttum :D Neyse işte bu kilo alma-verme aşamasını anlatıyor dizi. Tabii bu arada pasta şefi ile aralarında bir yakınlaşma oluyor. Çocukluk hayali pasta fırıncısının gelini olmak. Peki başarabiliyor mu? Seyredin görün :) Eğer dış güzellik, iç güzellik konulu yapımlarını sevmiyorsanız beğenmeyebilirsiniz. Ama ben ilk kez bir Japon dizisi izlerken eğlendim. Yanınıza yiyecek bir şeyler alın izlerken çünkü o pastaları gördükçe insanın ağzı sulanıyor. Tavsiye ederim zaten 10 bölüm çerezlik hemen biter. Yalnız maalesef Türkçe alt yazısı yok ya da ben bulamadım.

QUE SERA SERA

(Ne olacak, olacak demek İspanyolca)

Öncelikle hayır kesinlikle hayır o sarışın kadının korkunç İngilizcesi ile söylediği şarkıyla alakası yok dizinin. Adı benziyor sadece :) Sevgili Kimbapsuşinin önerisi ile izledim onun güzel yazısı için buraya buyurun. Ama ondan önce benim Kdrama alemine Güney Amerika’dan çekip derinlere dalmasını sağladığım Raquel bahsetmişti bu diziden. Kendisi benim ‘masterpiece’ im :) Bir yerel bir uluslararası öneri alınca izlenmeli dedim ama çıktı gitti aklmdan. Geçenlerde yine Kimbap kız ile :) konuşurken aklıma geldi. Bu sefer unutmadan bakayım dedim.

Tae Joo zengin kadınlarla çıkan bir playboydur, kadınlar onu, o kadınları mutlu eder. Tabii ki hiç biri ile duygusal bir bağ kurmaz ve unutmakta zorlanmaz. Ancak bir gün kapısına gelen bir kız Han Soon kaderini tamamen değiştirir. Tesadüf eseri tanıştığı bu şapşal :) kızı kolay kolay unutamaz. Cha Hye Lin bir alışveriş merkezi sahibinin zengin, kibirli kızıdır. Moda sektöründe  çalışmaktadır ve aslında başarılıdır da. Oppa dediği beraber büyüdükleri Shin Joon Hyuk ile bir ilişki yaşamış ama engellerden dolayı ayrılmışlardır. Klasik olarak adam Amerikaya gitmiş (çünkü dünyada başka ülke yok :) ) ve yıllar sonra geri dönmüştür. Bu dördünün yolları bir noktada kesişir ve birbirlerinin hayatlarında köklü değişikliklere yol açarlar.

Que Sera Sera bildiğimiz anlamda Kore dizileri klişelerine yer vermiyor. Elbette başta biraz bu klişelerden besleniyor ama kesin şu olacak dediğiniz noktada yanılabiliyorsunuz ki bu güzel bir şey. Aşkla değişen, gelişen adamları-kadınları anlatan hikâyeleri seviyorum. Aşık olunan kişiden ziyade, karakterin kendi içindeki yolculuğu ve duygularını keşfi ve aslolanın aşkın kendisi olduğu vurgusu ön plana çıkıyor.

LİE TO ME

Yoon Eun Hye çok sevdiğim bir oyuncudur. Türkiyede Kore dalgasının yayılmasında payı büyüktür çünkü genç nesil ‘Düşlerimin Prensi’ dizi ise ile kendisini tanıyıp, Kore’ye merak saldı. Kang Ji Hwan ise yakışıklı başka sözüm yok :D Şaka, şaka listemde yer almasa da severim kendisini.  Gelelim diziye Gong Ah Jung, Turizm Bakanlığında çalışan bir devlet memurudur. Annesini küçük yaşta kaybetmiş babasıyla yaşamaktadır. Üniversite yıllarında ki sevgilisi o zaman ki en yakın arkadaşı tarafından elinden alınmıştır ve yıllarca bunun ezikliğini yaşamıştır falan. Hyun Ki Joon da yine klasik olarak zengin, kibirli, yakışıklı ve bekâr bir ‘chaebol’ (Artık ne olduğunu biliyoruz bir çeşit Koç, Sabancı gibi zengin ailelerin varisleri.)  Tesadüfen karşılaşırlar (ahh o tesadüfler bizi neden bulmaz :) ?)  Aslında Sevgili Hikaru’nun cümlesini alıntılıyorum aynen. Bence diziyi net özetliyor.

Konusunu kısaca “eskiden platonik âşık olduğu adam arkadaşı tarafından elinden alınmış olan devlet memuru kızımız Ah Jung’un, kıskanç arkadaşını uyuz etmek amacıyla zengin bir adamla evli olduğu yalanını atması ve akabinde gelişen olaylar” diye özetleyebiliriz

Dizi 2010 da ve geçmişte tutan dizilerin bir kolajı gibi. Hepsinden biraz ortaya karışık yapmışlar. Hoş romantik sahneler var içinde. Hele dillere destan bir kola sahnesi var ki günlerce konuşuldu. Buna rağmen, öyle çok ciddi bir beğeniye ulaşamadı eğer oyuncular farklı olsaydı, belki de ilk bölümde bırakırdı millet seyretmeyi. Listeniz uzun, vaktiniz azsa es geçin derim. Zamanınızın bol olduğu bir günde, izleyecek bir şey bulamıyorum dediğiniz anda açın Lie To Me’yi seyredin. Dizi ile ilgili detaylı bilgi almak istiyorsanız Mydestiny ve Hikaruivy bloglarına alalım sizi :)

Üçü bir arada Nescafe değil Film :)

Temmuz 21st, 2011

Image and video hosting by TinyPic

HELLO STRANGER

İlki hepimizin içselleştireceği bir hikâye. ‘Two Shadows in Korea’ isimli kitaptan uyarlanmış. Kore dalgasına kapılan iki Taylandlı turistin yollarının Kore’de kesişmesi ve birbirlerine arkadaşlık etmelerini konu alıyor kısaca. Elbette bununla kalmıyor, beraber vakit geçirirken birbirlerine duygusal bir şeyler de hissetmeye başlıyorlar. Erkeğin aksine, kız tam bir Koresever. Dizilerin çekildiği mekânlara gidiyor. Her şeyin fotoğrafını çekiyor. Yani Kore’ye gitsek pek çoğumuzun yapacağı şeyleri tek tek o da yapıyor :) Bu arada başrol oyuncusu kızın biyografisinde 92’li doğumlu olduğu yazıyor.  Doğruysa ilginç, daha büyük görünüyor.

Image and video hosting by TinyPic

Coffee Prince’in çekildiği cafeye gidip, kahveyi yerinde tatmayı ve bu sırada fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyor.

Image and video hosting by TinyPic

Adamımız kızın bu Turist halleri ile pek eğleniyor. İkisinin de Kore’ye geliş amacı farklı. Tanıştıklarında birbirlerine isimlerini söylemiyorlar. Eğer söylerlerse, birbirlerini tanıyacakları, dolayısıyla önemseyecekleri gibi bir sebep ileri sürüyorlar. Yabancı ülkelerde bazen, insan normalde yapmayacağı ya da hep yapmak istediği şeyleri yapabilir. Garsonu çağırıp, gülümseyerek yemek berbattı demek gibi :) Sokaklarda çılgınca koşmak gibi. Örnekler çoğaltılabilir. Suç işlemediğiniz sürece ne sorun olabilir ki? Nasıl olsa kimse sizi tanımıyor ve ayıplasalar bile bir daha o insanlarla karşılaşma şansınız çok düşük. Ben bu rahatlığı, sonuna kadar hissettim karakterlerde. Hem Turist olmanın getirdiği yabancılık duygusu ve heyecan, hem de ‘hadi bir çılgınlık yapalım’ ruh hali :)

Image and video hosting by TinyPic

Kızımız tam bir Bae Yong Jun hayranı. Filmin ilerleyen kısımlarında bununla ilgili hoş bir sürprizle karşılaşıyor. Kalbi kırık bir adam, öküzün Tayland’daki karşılığı olan biri ile beraber olan kız. Seul’de yolları kesişiyor ve gerisini tahmin etmek güç değil. İzlemesi çok keyifli. Çok eğlenceli, Tayland yapımları içinde 3. izlediğim film bu ve üçünü de beğendim. Pişman olmazsınız izleyin derim.

Image and video hosting by TinyPic

MY BLACK MİNİ DRESS

Yoon Eun Hee şekerinin oynadığı bir film diye aldım izleme listeme. 4 kız arkadaşın dostluklarını ve yaşamlarını konu alıyor. Zengin bir ailesi olan, dışarıdan sorunsuz bir hayat yaşıyor gibi görünen Min Hee. Secret Gardenle yıldızı parlayan, The Greatest Love ile bu ünü cilalayan Yoon In Ha oynuyor bu rolü. Oyuncu olmak isteyen idealist Soo Jini, Cha Ye Ryun canlandırıyor. (İsimleri kopya çekiyorum :P) Grubun en güzel ve popüler ismi Hye Ji karakterine Seven’ın uzatmalı sevgilisi Park Han Byul hayat veriyor :) Kız cidden hepsinden güzel. Vee Yu Mi (Yooun Eun Hye) grubun daha aklı başında, toparlayan, daha az karmaşık olan üyesi. Yazar olmak istiyor.

Kız filmi, arkadaşlık üzerine bir fim eğlenirim diye izlemeye başladım. Umduğumu bulamadım desem, abartmış olmam. Yoon Eun Hee ön plana çıksa da, kanımca onun varlığı bile filmi kurtarmaya yetmemiş. Tanıtımlarında ‘Sex and the city’ benzetmesi yapılmış ama bence yanından bile geçmiyor.

Image and video hosting by TinyPic

Tek beğendiğim şey bu ayakkabı. İstiyorummmm :)

Image and video hosting by TinyPic

Görsel olarak tatmin etmedi beni. 4 tane birbirinde güzel kadının bir araya geldiği bir filmde, en azından güzel giysiler, mekânlar görürüm demiştim ama olmadı. Yağ var, un var, şeker var ama ortada lezzetinden damak çatlatacak bir helva yok maalesef. Yine de izleyin siz karar verin diyorum. Ben bazen, herkesin beğendiği dizi ve filmleri beğenmeyebiliyorum. Terslik işte.

Image and video hosting by TinyPic

WE TEACH LOVE

Aşkı öğretiyoruz. İddialıyız üç seansta sevdiğiniz kişi size aşık olacak… Demeseler de, hatırı sayılır bir başarısı olan bir ‘çöpçatan şirketi’ sadece erkeklere hizmet veriyorlar. İlk başta bana ‘Cyrano Agency’ i hatırlattı. Kulaklıkla talimat vererek, söyletilen aşk sözleri… Aynı şekilde talimat vererek ayarlanan hal ve tavırlar… Yaratılan tesadüfler, mizansenler.. Bir gün kapılarını bir kadın çalıyor. Kadınlara hizmet vermeyen şirket müdürünün inadını kırıyor çalışanlar. Bunun iyi bir fırsat olacağına, kadınlara da yardım ederlerse, çok daha fazla para kazanacaklarına ikna ediyorlar.

Image and video hosting by TinyPic

Dizi olarak planlanmış önce ama daha sonra film olmasında karar kılmışlar. Film son dakikalara kadar klişelerle ilerliyor. Yakışıklı ve kibirli bir adam salak, sarsak masum bir kadın. Fenalık geçiriyordum izlerken sevgili Hikaruivy’in ve Kore Delisi’nin bloglarında gördüm filmi. Bizim kızlar beğendiyse vardır bir bildikleri dedim. Sonuna gelene kadar anlamadım bu filmde ne bulduklarını :)

Yakışıklıyım, bunun son derece  farkındayım duruşu yapan adamımız :)

Kadın tam bir çiçek sever. 10 yıldır aynı adama aşık ve artık onunda kendisini farketmesini istiyor. Bu yüzden gidip bizim kibirli müdürden yardım istiyor. Yardım etmeyi kabul ettikten sonra elbette kadına şekil yapıyorlar. Seni böyle kim ne yapsın, bir saçını başını düzeltelim diyerek değiştiriyorlar :) Kızın hep söylediği bir şey var: ‘Benim aşkım sadece benim anılarımda -hafızamda- onun anılarında yok.’ Dikkatli gözlerden kaçmayacağını düşündüğüm bir ayrıntı var. Kız evinde telefonla konuşurken Tv’de ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ (Sil Baştan) filmi oynuyor. Kız, müdüre her seferinde bir çiçek götürüyor ve hepsinin bir anlamı var. Son ana kadar ne olduğunu anlamadım. Sonunda ise ‘hadi canımm’ oldum :) Tamam Kore filmlerinin sağ gösterip, sol vurmasına alışmıştık ama bu cidden sürpriz oldu. Bizim blogdaşların varmış bir bildiği dedim. Oysa ki film boyunca karakterlere sövmüştüm. Hepsini geri aldım. İzleyin diyorum ama sabredin.

The Vineyard Man/Dedicate to Raquel

Mart 29th, 2009

I dedicate this presentation text to my Brazilian friend Raquel because she loved that show a lot and she highly recommended me to watch.

Bu diziyi sevgili arkadaşım ve blogdaşım :P Raquel sayesinde izledim.Coffee Prince önerimden sonra bir kaç dizi-film ile daha zehirleyip onu kendi kanatlarıyla uçmaya bıraktım. :) Evet, dünyanın öbür ucundan kore dizileri bağımlıları yaratıyorum. Pişman değilim! :P Bağımlılığın farkında olan ve dönülmez bir yola girdiğini anlayan herkes gibi suçlayacak birilerini arıyor :P Ben mesela Oforiyi suçluyorum :)) Bir seferinde sıradan msn seanlarımız da o neden ben? Neden ben? Diye sordu. Bende ona dedim ki ‘çünkü seni daha çok seviyorum ve bu güzelliği seninle paylaşmak istedim’. Aslında amacım kendime yeni kurbanlar bulmaktı ha ha ha ha :)

Az önce izlemeyi bitirdim. Unutmadan yazmak istiyorum. Bu diziyi nasıl tanımlayacağımı bilemedim ama illla ki bir kelime ile özetlemek gerekirse ‘doğal’ diyebilirim. Konusu kısaca şöyle: Le Si Jun Seoul de çalışan amatör bir tasarımcıdır. Amcasının çok değerli bir üzüm bağı  vardır. Bu bağı Le Si Jun’a verecektir ancak bir şartı vardır: Bir yıl boyunca köyde kalacak ve bağda çalışacaktır. Gönülsüzce şehri ve modern yaşamı terk eden Le Si Jun köy yaşamına ve ‘ağır’ çalışma koşullarına alışmaya çalışır. Bu esnada kendisine yardımcı olan Taek-Gi ile aralarında bir arkadaşlık başlar. Birbirlerine aşık olduklarını anlamaları çook uzun sürüyor. Beni biraz sıksa da sabırla izlenirse keyif alınabileceğine inanıyorum.

Her ne kadar Taek-Gi ve Le Si Jun ‘vineyard’ da bir araya gelse de. Tanışma hikayeleri çok ilginç ve de komik. Le Si jun mesleğinde yükselmek isteyen azimli bir tasarımcıdır. Stajyer olarak çalıştığı şirkette bir defile düzenlenecektir. Kendini göstermek için bunda iyi fırsat olamayacağını düşünen Si Jun bütün gece uyumaz ve kendi tasarladığı bir elbiseyi diker. Ünlü bir tasarımcının elinden çıkmış gibi duran kıyafeti giyer ve gece dışarı çıkar. Gören herkes ‘Bunu nereden aldın?’  ‘Kimin tasarımı?’ Diye sorar. Üzerinde ki giysiyi gururla gösterdiği cadı müdürü elbiseyi çok beğenir.  Bir gece iki tane ızbandut gibi adam kızın üzerindeki giysileri çıkarır ve kadınlar tuvaletinde onu iç çamaşırlarıyla bırakır. Polisi arayıp durumunu bildirir. Polisler bu durumu pek ciddiye almaz.  Saatlerce Polislerin gelip ona kıyafet getirmesini bekleyen genç kız, aniden tuvalete giren Tae Gik’i önce polis memuru zanneder. Üzerinde ki kıyafetleri ister.  Bir arbede yaşarlar bu sırada polis gelir ve bir dizi yanlış anlaşılma sonucu  Tae Gik’i tecavüz sanığı olarak tutuklarlar. Neyse gerçekler ortaya çıkar herkes evine gider. Ertesi gün Si Jun’u büyük bir şok beklemektedir. Saatlerce uğraşıp diktiği elbisesi başka bir mankenin üzerinde müdürünün tasarımı olarak defilede halka sunulur. Tasarımın kendisine ait  olduğunu kanıtlayamayan Si Ju işten ayrılır. Giderayak kendisine ‘bu işler böyledir şekerim’ tadında bir konuşma yapan kaltak kadının suratına da bir bardak su (ya da kahve miydi? Tam hatırlamıyorum) çarpmayı ihmal etmez. Bu sahneyi izlerken nasıl derin bir ‘ohhhhh’ çektim bilemezsiniz. Ben olsam daha fazlasını yapardım :)

Yeniden üzüm bağına dönelim. Bir bardak suyu bile annesinden isteyen bu modern ve şehirli kız elbette köy yaşamına kolay adapte olamaz. Önceleri pek ciddiye almaz. Biraz takılır giderim havasındadır ama yavaş yavaş işleri kavramaya ve kendini oranın bir ferdi olarak görmeye başlar. Bu esnada okul arkadaşı olan Doktor Kim Gyung Min ile yeniden karşılaşırlar ve flört etmeye başlarlar. İlk başta kızdan çok varisi olduğu arazi ile ilgilenen doktor daha sonra ona gerçekten ilgi duymaya başlar. Elbette Si Ju’nun ailesi çok sever bu genci ve potansiyel damat adayı olarak görürler. Ne yazık ki olaylar onların umduğu gibi gelişmez.

Bu diziyi doğal yapan sebeplerden biri de Raquel’in dediği gibi başka yapımlarda falan çok fazla geçmeyen günlük konuşmaların olması. Mesela Tae Gik’i tuvaletlere alışamadığı için kabız olan Si Jun’a tuvalete çıkıp çıkmadığını sorabiliyor. Diğer yandan kız ‘ayaklarını yıkadın mı? Kokuyor’ diyebiliyor. Şunu da belirtmek isterim ki başrol oyuncusu öyle yakışıklı bir adam değil. Hatta çirkin bile diyebilirim ama bu da dizinin doğallığını gösteren başka bir kanıt. Günlük hayatımız da etrafımız Gong Yoo, Lee Seon gibi yakışıklı erkeklerle çevrili değil. Ayrıca aşık olduğunuz kişinin herşeyinin güzel gelmesine kanıt olan bir cümle sarfediyor kızımız. Doktoru reddeden Si Ju, Tae Gi yi ne kadar sevdiğini anlatırken; ‘Onun terini senin parfümüne tercih ederim’ diyor. İlk başta biraz iğrenç gelse de bu söz aslında içinde ki duyguların ne derece yoğun olduğunu gösteriyor.

Aşkın günlük yaşam içerisinde kendiliğinden gelişmesini, emek vermenin ve çalışmanın önemini vurgulayan hoş bir dizi. Buradan İngilizce alt yazı ile izleyebilirsiniz. Ayrıca Yoon Eun Hee bu dizi ile bir ödül almış. Bu kız her geçen gün kendini geliştiriyor. Sırf onun için bile izlenir.

Gong Yoo Gülüşü içimizi ısıtan Koreli

Şubat 10th, 2009

Image and video hosting by TinyPic

I Love YOO

Uzak doğu dizilerine merak salmam yıllar önce Japon yapımı ‘Sabır Çiçeği Oşin’ adlı dizi ile başladı. O zamandan 2008’in Ocak ayına kadar başka hiçbir uzak doğu yapımı izlemedim. Geçen yıl TRT de yayınlanan Saraydaki Mücevher dizisine şöyle bir göz atayım derken, kendimi dizinin müdavimleri arasında buldum ve o gün bugündür bu alanda en iyi olan Kore dizilerini takip ediyorum.

Çok değil yaklaşık 1,5- 2 ay önce internette gezinirken sevgili Ofori’nin bloguna rastladım. Dizi tanıtımları içerisinde Coffee Prince adlı dizinin incelemesini okudum. Çok merak ettim ve kaderin ağlarını ördüğünden habersiz izlemeye başladım. Gong Yoo denen sevilesi varlığı ilk kez bu dizide gördüm. Hyan Kul karakteri, genç, yakışıklı biraz da hercai gönüllü bir erkek. Henüz büyümemiş, gözlerinden muzırlık akan bir oğlan çocuğu edasında kendini tanıtıyor bize. Dizi ile ilgili çok fazla yoruma girmek istemiyorum çünkü Coffee Prince ile ilgili ayrı bir inceleme yapmayı planlıyorum.

Pek çok kişiye göre çekik gözlü tüm insanlar birbirlerine benzer ve hepsi kısaca dünyada en çok bilinen Asya’nın en güçlü ve en popüler iki ülkesinden birinden ya Çinli ya da Japon’dur. Dünyayı Amerika, Amerika’yı da Hollywood’dan ibaret sayan zihniyet için benim Gong Yoo hayranlığım bir mana ifade etmeyebilir. İtiraf ediyorum ki bende Kore’de bu kadar çok yakışıklı aktör olduğunu bilmezdim (Lee Seo Jin, Jin Jin Hee, So Ji Sub vs) Gong Yoo’nun Asya’nın dört bir yanında hayranları var ama bilse Türkiye’de –sayemde- Güney Amerika’da da sevenleri var ne yapardı acaba? Duyduklarım daha doğrusu internetten okuduklarım mütevazı ve kendisine gösterilen sevgiyi sonuna kadar hak eden bir insan olduğunu söylüyor.

Gerçek hayatta sevdiği kadına nasıl davranır bilmiyorum ama Coffe Prince’de ki performansıyla hepimiz kendine hayran bıraktı. Güzeller güzeli Eun Chan iş bulabilmek için erkek kılığında dolaşırken sevimliliği ve azmi ile bizim adamı kendine âşık ediyor. Bu dakikadan sonra da karakterin kendi içinde ki mücadelesine tanık oluyoruz. Ben nasıl bir erkeği sevebilirim noktasından ne olursa olsun bu ilişkiye bir şans verelim noktasına gelirken Hyan Kul’un yaşadığı travmayı Gong Yoo’dan başkası bu kadar güzel yansıtamazdı diye düşünüyorum.

Bir sahnede de henüz sevdiği kişinin kız olduğu öğrenmeden önce çekiyor bunu bir kenara ve sarılalım diyor. Senin yüzünden dikkatimi toplayamıyorum bir kere sarılalım. Ben tabii ki erimiş bitmiş bir vaziyette gel ben sana burada sıkı sıkı sarılırım diyorum ama ne fayda sesimi duyan yok ha ha ha ha :)

Güney Kore’nin en en en sevimli ve en yakışıklı adamı şu sıralar 2 yıllık askerlik görevini tamamlamak üzere orduda bulunuyor. Bizde ki ünlüler askerlik yapmamak için yurt dışına kaçarken, o kariyerinin en tepesinde her şeyi askıya alıp vatani görevini yapmaya gitti. Çok ilginç. Aralık 2009 da terhis olacak ama o zamana kadar hayranlarına her akşam  saat 8 de radyo programı ile sesleniyor. Korece anlayanlar bir nebzede olsa hasret gideriyorlar. Peki ya biz? Ya biz? Biz de en iyisi toplu olarak Korece öğrenelim :)

Lisedeyken nereden konu açıldı hatırlamıyorum ama bir öğretmenimiz dedi ki: ‘Hayatınız boyunca hep yakışıklılığa mı prim vereceğinizi sanıyorsunuz, bazen bir gülüş bile sizi etkileyebilir’. Bu söz Gong Yoo’nun güzel yüzünde, insanın içini ısıtan sıcacık gülüşünde daha bir anlam buluyor. Bir insan hem bu kadar güzel gülüp hem de bu kadar yakışıklı olabilir mi? Oluyor işte. Yaradan verdimi bazen hepsini bir arada veriyor. :) Biz de dünyanın dört bir tarafında ki kadınlar olarak ağzımız açık biraz da ayıptır söylemesi salya akıtarak izliyoruz bu Kore’nin en çok beğenilen adamını.

Diziyi izlemeyenler için söylediklerimin bir anlamı olmayabilir. Önce Coffee Prince izleyin. Brezilyadaki arkadaşıma bile izlettim, O da diziye ve Gong Yoo’ya bayıldı. Kendi ellerimle kendime dünyanın öbür ucunda yeni rakipler yaratıyorum. Deli miyim neyim? : ) Gong Yoo’yu anlatmaya kelimeler yetmez, gülüşü, duruşu, bakışı her şeyi ayrı güzel adamın. Ne diyelim Allah her kadına böyle bir erkek nasip eylesin.